Futbol tarihinin stil ikonları

Aşağıda sıraladığımız 12 futbolcu; içki içti, sigara kullandı, ortalığı karıştırdı, emirlere karşı geldi ama insanlara keyif verdi!

GEORGE BEST 
Best’in gece hayatına olan düşkünlüğü ve içki bağımlılığı sebebiyle hayatını kaybetmesi onu karizmatik yapmıyor ama Portekiz basınının 1966’da ona “Beşinci Beatle” lakabını takmasının bir sebebi var. Britanya futbol tarihinin ilk “rock yıldızı” olan Best, ayaklarını adeta bir yankesicinin ellerini kullandığı kadar çabuk kullanabiliyordu. Sürekli modellerle birlikte olan, gece kulüpleri satın alan, hapse giren, canlı yayınlara sarhoş çıkan, adına şarkılar yazılan bir süper stardı. 27 yaşında üst düzey futbola veda eden bu “yaramaz çocuk”, Ada tarihinin yetiştirdiği en şaşaalı karakterlerden biri olarak kalacak.

BEST77

JAY-JAY OKOCHA 
Premier Lig’e gelmeden, Bolton taraftarı “Jay-Jay: O kadar iyi ki ismini iki kere koymuşlar!” tişörtlerini yaptırmadan ve Britanyalı çocuklar sokakta maç yaparken “Ben Okocha’yım” diye çığırmaya başlayıp attığı çalımları taklit etmeye çalışmadan çok önce Alman çocuklar televizyonlarının başında ağızları açık oturuyor ve tek bir şeyin hayalini kuruyorlardı: Jay-Jay Okocha gibi olmak…

OKOCHA77

Okocha’lı Eintracht Frankfurt, Ağustos 1993’te Karlsruhe karşısındaydı. Henüz 20 yaşına yeni basmış olan Jay-Jay maçın bitimine 3 dakika kala, rakip kaleciyle karşı karşıya kalmıştı ve vuruş açısı daralıyordu. Okocha soluna doğru şöyle bir yalpaladı, sağa gidecekmiş gibi yaptı, sonra yine sola döndü. Şimdi karşısına üç savunmacı geçmişti. Birinden kurtuldu, sola döndü, sağa döner gibi yapıp tekrar sola döndü ve kısa mesafeden topu boş kaleye gönderdi. Meşin yuvarlak üç rakip futbolcuyu ve havaya atlayan kaleciyi geçerek ağlarla buluştu. Spiker şöyle diyordu: “İsterlerse beni kovsunlar, bu golün tekrarını size 100 kere göstereceğim.” Tabii öyle bir şey yapmadı ama yapsa da olurdu. Jay-Jay artık bir efsaneydi zaten. Peki, o golü yiyen kaleci kimdi? Oliver Kahn.

RIVELLINO
1970 Brezilya kadrosunun tartışmasız yıldızı Pele, lideri ve kaptanı Carlos Alberto, golcüsü de Jarzinho’ydu ama hiçbiri yeşil sahada sergiledikleri deha ve tarzı Rivellino gibi temsil edemedi. Gevşek sol ayağı, düşük konçları ve seksi bıyığının oluşturduğu kombinasyonda herkesi cezbeden bir şey vardı.

İtalyan göçmeni bir ailenin çocuğu olan Roberto Rivellino, pek çok Brezilyalı futbolcunun aksine formasına gerçek ismini yazdırdı. Sao Paulo sokaklarında çıplak ayak top oynayarak başlayan futbol macerası, futsalla devam etti. Küçük yaşına rağmen büyük yeteneği aşikardı. Ergenlik çağında 1966 Dünya Kupası kadrosuna girmenin eşiğinden dönüp Corinthians’ın yıldızı olmasına rağmen, 1970 takımının ilk 11’inde yeri garanti değildi. Brezilya’nın mükemmel bir performans gösterdiği elemelerde yalnızca bir maçta kenardan oyuna girmiş, onda da golünü atmıştı. Ne var ki teknik direktör Joao Saldanha, kadro seçimlerini eleştiren bir kulüp antrenörünü silahla tehdit edince kovuldu. Görevi devralan Mario Zagallo, aynı Pele gibi 10 numara pozisyonunda oynamasına rağmen Rivellino’yu oynatmak istiyordu. Sol kanatta görev yapması istenen Rivellino, Brezilya yapbozundaki eksik parçayı tamamladı.

RIVELLINO77

Seleçao’nun turnuvadaki ilk golünü, alamet-i farikası haline gelen bir frikikle kaydeden Rivellino’nun lakabı o maçtan sonra Patada Atomica (Atomik Vuruş) olarak kaldı. Efsanenin yeteneğini İtalya’ya karşı oynanan finalde yaptığı iki müthiş hareket kadar iyi özetleyen örnekler bulmak zor. İlki, bir simge haline gelmiş sol ayağını kullanarak açılış golünde yarım voleyle Pele’ye gönderdiği ortaydı. Diğeriyse ikinci yarıda yaptığı “Elastico” hareketi. Hareketi icat eden Corinthians’lı takım arkadaşı Sergio Echigo’ydu, herkesin öğrenmesini sağlayan adam da Ronaldinho olacaktı ama hiç kimse bu işi Rivellino gibi kusursuz yapamıyordu.

Ama geçen sezon Dünya Kupası öncesinde bugünün futbolunda kendisi gibi oyuncuların azalmış olmasından şikayet ediyordu ve hiç şakası yoktu: “Oyun artık çok fazla taktiğe, fiziğe dayalı. Bir zamanların ‘jogabonito’su bugün yaşamıyor. Ama futbol halkın oyunudur. İnsanların mutlu olması için bir fırsattır.” 

ERIC CANTONA 
Eric Daniel Pierre Cantona’nın diğer futbolculardan ne farkı vardı? Belki de şöyle desek doğru olur: Neyi benziyordu ki? O kavgacı bir aşık, bilmece gibi bir filozof, bir aktör, bir dehâ, bir bira tüccarıydı. Futbola da “biraz” yeteneği vardı tabii!

CANTONA88

Yeteneği kadar öfkesiyle de öne çıkan Cantona; arkadaşlarıyla, hocalarıyla ve otoriteyle didişerek Auxerre’den ayrılıp Manchester United’a gelene kadar altı kulüp değiştirdi. Zaman zaman müthiş işler çıkardığı uluslararası futbol kariyerinin artık bittiği düşünülüyordu. Old Trafford daha önce onun gibisini görmemişti: Formasının yakasını havaya kaldırması, Fransız karizması ve etrafındakilere ilham verişi eşsizdi.

CANTONA77

Alex Ferguson, “Topa her dokunduğunda stadyum ayağa kalkardı” diyerek anlatıyor o günleri. United, onun döneminde dört kez Premier Lig şampiyonu oldu. Kung-fu tekmeleri, martılar ve balıkçı tekneleriyle dolu açıklamalar ve 30 yaşında emeklilik kararı alması, mitolojik çekiciliğini pekiştirdi.

DIMITAR BERBATOV 
Futbolseverler tembel oyuncuları hiç sevmez. Kahramanlarının sahayı terden sırılsıklam formalarla terk etmesini, takım ve takımın hedefleri için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmeyeceklerini kanıtlamasını isterler. Ama bu kuralın bir istisnası var: The Guardian huysuz ve değişken mizacıyla bilinen o Bulgar istisna için yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “O, futbol oynamıyor. Futbol oynamakla alakası bile yok. Bu oyunun çok ötesinde!”

BERBATOV77

Dimitar Berbatov, insanların kendini zorlamasını; hatta terlemesini istemediği tek futbolcu. Çünkü onun varlığının hakiki zarafetini görüyor ve bunun keyfini çıkarıyorlar. En zor gol pozisyonlarını zahmetsizce gole çevirmesinden, bir röportajında kendisini Andy Garcia’ya benzettiğini söyleyip “sigara içişini taklit etmeye çalıştığını ve sigarayı aynı onun gibi tutabildiğini” itiraf etmesine kadar birçok şeyi kullanarak onun estetik yönüyle ilgili bir kitap yazılabilir.

Oysa onu anlatmak için altı kelime yeterli: Boxing Day 2012’de Fulham formasıyla attığı golden sonra formasının altından çıkardığı tişörtünde el yazısıyla aynen şöyle yazıyordu: “Sakin ol ve topu bana at.”

GÜNTER NETZER 
Netzer doğduğu şehrin kulübü Borussia Mönchengladbach’la son maçı olan 1973 Almanya Kupası finalinde, 90 dakikanın tamamını kulübede geçirdi. Teknik direktörü Hennes Weisweiler, Netzer’i öyle kızdırmıştı ki yıldız orta saha oyuncusu forma bulamaması yüzünden gelecek sezon Real Madrid’le anlaşacaktı. Normal süre biterken skor 1-1’di. Netzer bir arkadaşının kramp yüzünden maça devam edememesi üzerine taptaze bacaklarıyla oyuna girdi. 3 dakika sonra ceza sahasının köşesinde topa ilk dokunduğu anda gönderdiği bir şutla kupayı getiren golü ağlarla buluşturdu.

Bu küçük anekdot, Netzer’in 60’ların ortasından 70’lere kadar Almanya’da karizmanın tanımı olarak görülmesinin sebebini anlamanıza yardımcı olabilir. Dışarıdan bakan gözler kabarık saçları ve Başkan Mao’dan yaptığı alıntılar sebebiyle Paul Breitner’i daha etkileyici buluyorsa da Almanlar o taraftan iş çıkmayacağını iyi biliyordu. Asıl numara Netzer’di.

NETZER77

Meslektaşlarının hepsinden çok daha yakışıklıydı, Ferrari’siyle sürat yapıyordu ve içki veya uyuşturucu kullanmasa bile Aşıklar Sokağı adında bir gece kulübü işletiyordu. Mekanın iç tasarımını Netzer’in kız arkadaşı yapmıştı. Kendisi zeki, güzel ve çağdaş akıma gönül vermiş bir sanatçıydı.

Netzer asla terlemez, zorlanmaz, top kapmakla uğraşmazdı. Böyle sıradan işlerle uğramakla görevli yardımcıları vardı. Onun uzmanlık alanı inanılmaz bir keskinlik ve isabetle gönderdiği uzun menzilli paslarıydı. Alman yazar Helmut Bottiger’in dediği gibi; “Onun pasları soluk alan bir ütopyanın ruhu” idi.

Kariyeri boyunca kimsenin adamı olmadı. Öyle ki, kendisini anlatan bir kitabın ismi Rebel on the Ball’du (İsyankar Topçu). Ocak 1974’te bir sakatlık yüzünden oynayamadığı sırada, Tina Sinatra’nın Las Vegas’taki düğününe davet edildi. Real Madrid’in izin vermeyeceğini bildiği için herkesten habersiz yola çıktı.

FERENÇ PUŞKAŞ 
Macar ordusundaki rütbesi sebebiyle “Atlı Yüzbaşı” lakabıyla bilinen Puşkaş, futbolu her zaman güzel oynamaya çalışan isimlerdendi. Oyunu kusursuza yakın okuyordu. Honved, Real Madrid ve Macaristan formasıyla kupalar kazanıp gol rekorları kırarken “tatlı hayata” olan iştahını doyurmaktan da geri kalmadı. Puşkaş’ın çilingir sofrasının değişmezlerinden Jim Baxter’a göre Puşkaş yalnızca iki kelime İngilizce biliyordu. Biri “viski”, diğeri ise “jiggy-jig” (yani “aganigi”).

PUŞKAŞ77

“Küçük şişman adam”, İngilizlerin kendisiyle dalga geçmesine karşılık vermeyi de bildi. 6-3’lük galibiyetin perdesini kapatıp The Times yazarı Geoffrey Green’e İngilizlerin kaptanı Billy Wright’la alakalı şu kelimeleri yazdırdı: “Su kaynatmış bir motor gibi öksürüyordu!”

MICHAEL LAUDRUP 
Laudrup’un karizmasını nasıl anlatsak? O, futbol tarihinin en havalı takımlarından birinde, Euro 92’yi kazanarak tüm dünyayı şaşkına çeviren Danimarka’da oynamamayı seçecek kadar havalıydı.

Elemeler sırasında, Danimarka’nın iki büyük yıldızı Michael ve Brian Laudrup’un teknik direktör Richard Möller Nielsen’le araları bozuldu ve takımı bıraktılar. Danimarka elemeleri geçemedi ama turnuvanın başlamasına 10 gün kala, bölgedeki savaş yüzünden şampiyonadan ihraç edilen Yugoslavya’nın yerine geçmeleri istendi.

LAUDRUP77

İki ay önce milli takımla arayı düzelten Brian çağrıya uyup İsveç’e gitti ve kupayı kaldıranlar arasında yerini aldı. Ama sonradan tarihin en iyi Danimarkalı oyuncusu seçilecek olan Michael tatiline ara verme zahmetine katlanmadı bile.

Belki de daha iyi oldu. Danimarkalı spor yazarı Jan Kjeldtoft bir yazısında şöyle diyecekti: “Laudrup olsa muhtemelen kupayı kazanamazdık çünkü o takımın tarzı savunma ve kontratağa dayalıydı.” Başka bir deyişle; kadife bilekli 10 numara, Nielsen’in defansif taktikleriyle kazanmaktansa bütün cephanesini harcayıp onurlu bir mağlubiyet almayı tercih ederdi.

JOHAN CRUYFF 
Robert Pires ile Thierry Henry’nin 2005’te Manchester City’ye karşı paslaşarak kullandığı penaltıyı hatırlıyor musunuz? Aslında yapmaya çalıştıkları şey, böylesi acayip hareketleri kendisi için sıradan hale getirmiş bir oyuncuyu taklit etmekti.

Aralık 1982’de oynanan bir Ajax–Helmond Sport maçında Cruyff kazanılan penaltıyı kullanmak için topun başına geçti ama topu kaleye göndermek yerine soğukkanlı bir biçimde arkadan yaklaşan takım arkadaşı Jesper Olsen’a bıraktı. Neden böyle bir şey yaptığı sorulduğunda şöyle cevap verdi: “Yeni bir şey yaptık. İnsanlar her zaman yeniliği sever.”

Bu adamdan başka türlü bir cevap da beklenemezdi zaten. Zavallı faniler oyundan keyif almak için yaptıkları bir numara olduğunu söyleyebilirlerdi ama böyle sözler Cruyff’un dudaklarından çok nadir çıkmıştır. O eğlenmek için sahada değildi. Futbolu ciddi bir iş olarak görüyordu. Hatta Cantona’nın selefi olduğunu söyleyebileceğimiz Cruyff, tıpkı onun gibi garip ama etkileyici vecizelere sahipti. “Kolay bir maç çıkarmanın en zor yolu, zayıf bir rakibe kötü oynatmaya çalışmaktır.” Düşündürücü, değil mi?

CRUYFF77

Ciddiyet ile yeteneğin, zeka ile karizmanın bu klas buluşması; Pele ve Beckenbauer gibi çağdaşları yeşil sahanın ölümsüz efsanesi olarak öne çıkarken, Cruyff’un bir futbol ikonuna dönüşmesinin asıl sebebi. Çevresine yaydığı o gizemli enerji, onun herkesten iyi futbol oynamakla kalmayıp futbolu herkesten daha iyi bildiğine işaret ediyordu.

O daha önce kimsenin söylemediklerini söyleyip, yapmadıklarını yaptı. Yalnızca “Cruyff dönüşü” adıyla bilinen hareketi düşünmek bile yeter. Teresa Lacerda ve Stephen Mumford adlı iki akademisyen bir adım ileri gidip Cruyff’un “çabuk ve zarif hareketlerini” uygulama anındaki durumlarıyla inceleyerek içerdikleri “yaratıcılığa” vurgu yapan ve böylelikle spordaki “estetik değerin” altını çizen bir araştırma bile yayınladılar.

Bu bahsedilen estetik anlayış, ustanın son dokunuşu elbette. Düşünceli, gizemli ve yenilikçi bir dahi olmak gerçekten büyük iş ama gerçek bir ikona dönüşmek için bunları yaparken en ince numaraları tereyağından kıl çeker gibi rahat yaptığınızı göstermeniz gerekiyor.

ZVONIMIR BOBAN
Boban, 10 yıldan uzun süre Milan formasını terletti, dört kez Serie A şampiyonu oldu ve 1994 Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’yı 4-0’la darmadağın eden efsane takımın parçasıydı. Dört yıl sonra, Fransa’daki Dünya Kupası’nda üçüncülük madalyasını kazanan Hırvatistan’ın kaptanıydı. Aynı zamanda tarih diploması bulunuyor ve Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in eserlerine özel bir ilgi duyuyor. Yine de Boban deyince akıllara ilk gelen şey bir polisi tekmelemiş olması!

BOBAN88

O an “savaş başlatan tekme” adıyla anılıyor ama bu tabii ki abartılı bir ifade. 13 Mayıs 1990 günü, Boban’lı Dinamo Zagreb ezeli rakibi Kızılyıldız’la karşılaşıyordu. Yugoslavya o günlerde etnik çatışmalarla çatırdamış, batmakta olan bir ülkeydi.

Tribünlerdeki şiddet taşıp taraftarlar sahaya inince polis de müdahale etmek için fırladı. Boban, Dinamo taraftarlarından birine vuran bir polise, çevresinde coplu altı meslektaşı bulunmasına rağmen, doğru uçarak tekmeyi vurmaktan çekinmedi. Hırvat halkı güvenlik güçlerini baskıcı ve düşman bir devletin silahlı temsilcileri olarak görüyordu. O temsilcilere tek başına karşı koyan Boban bir anda herkesin kahramanı oldu.

BOBAN77

Sonraki günlerde o anları şöyle anlatacaktı: “Ben hayatını, kariyerini, her şeyini bir ideal, bir hedef için; Hırvatistan davası için riske atmaya hazır, halka mâl olmuş bir figürdüm.” Davasına ister katılın, ister katılmayın; böylesi bir sadakat ve cesaret nadir görülür. Hâlâ birçok insanın Boban’ı bir idol olarak görmesine şaşırmamak gerek.

LEV YAŞİN
“Kara Örümcek”, “Kara Ahtapot” ve “Kara Panter” lakaplarıyla bilinen Yaşin’i efsane yapan, rakiplerini korkutmak için giydiği tamamen siyah formalardan çok daha fazlasıydı. Her şeyden evvel o, büyük modern kalecilerin ilkiydi. “İnsanı Yuri Gagarin’i uzayda uçarken görmekten daha mutlu edebilecek tek bir şey var, o da iyi bir penaltı kurtarışı yapmanın verdiği sevinç” diyen bir oyuncuya yakışır şekilde, Yaşin dünyanın dikkatini Rus uzay aracı Sputnik II aracılığıyla çekti. Bu uydu sayesinde tüm dünyada yayınlanan ilk Dünya Kupası olan İsveç 1958’i izleyenler, yeşil sahada da bir ilke şahitlik etti. Bir kaleci, kale çizgisini kontrol etmekle kalmıyor; ceza sahasını da yönetiyor, savunmacılara emirler yağdırıp eliyle verdiği çabuk paslarla hızlı hücumlar başlatıyordu.

YAŞİN999

Tabii yukarıdaki söylediği gibi, asıl uzmanlık alanı penaltılardı. Kariyeri boyunca 150’den fazla penaltı kurtaran Yaşin’in bu konudaki ünü, İsveç 1958’de penaltı noktasında karşı karşıya geldiği İngiliz oyuncu Tom Finney’e güçlü değil, zayıf ayağıyla vuruşu yapmaya itmesiyle zirve yapmıştı (Finney, Rus rakibinin dersini çok iyi çalıştığından emin olduğu için onu şaşırtmak istemişti).

1956 Olimpiyat altınını koleksiyonunda bulunduran Yaşin, Dünya Kupası’ndan iki yıl sonra Yugoslavya’ya karşı oynadıkları Avrupa Şampiyonası finalindeki performansıyla ülkesini kupaya taşıdı. 1962’de Şili’de yapılan Dünya Kupası’nda hayal kırıklığı yaratan bir performans sergilese de sonraki yıl toparlanıp Ballon d’Or’u kazanan ilk (ve bu tarihe kadar da tek) kaleci olmayı başardı. Ödülü kazanmasında İngiltere Futbol Federasyonu’nun 100’üncü yılını kutlamak için oynanan İngiliz Karması-Dünya Karması maçında gösterdiği performansın payı büyüktü.

YAŞİN77

Politik gündem sebebiyle tüm kariyerini Demir Perde’nin ardında, Dinamo Moskova’da geçirdi. Yurt dışına çıktığında iki gölge batı takımlarının ilgisine kapılmadığından emin olmak için peşinde dolanıyordu. Kulübü ve ülkesi için o kadar önemli bir oyuncuydu ki iki takımın teknik direktörü de diğer oyunculara yasakladıkları kötü alışkanları Yaşin’in sürdürmesine göz yummak zorunda kalıyordu. Oysa Kara Panter için o alışkanlıklar başarısının sırrıydı. Bir keresinde şöyle demişti: “İşin püf noktası, sakinleşmek için bir sigara içip sonra da kaslarını gevşetmesi için sağlam bir likörden büyük bir yudum almak.”

SOCRATES
Socrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira… 1986 Dünya Kupası’nda taktığı bant ve mükemmel sakalının yarattığı uyum bile onu bu listeye sokmaya yeterdi ama o bununla yetinmeyip ismini aldığı Yunan düşünür kadar derin sözleri, Van Gogh göndermeleri, Machiavelli alıntıları ve John Lennon sevgisiyle de kalpleri kazandı. Tıp okumuştu ama bir sigarayı söndürüp diğerini yakıyordu. Demokrasi için kampanyalar yürütüyor, diktatörlere karşı duruyor ama çocukluk kahramanları arasında Fidel Castro’yu sayıp Kaddafi’yi övüyordu. İyi bir kocaydı ama çapkınlık yapmayı sevdiğini de itiraf ediyordu. Yürüyen, konuşan bir çelişkiydi ama konuştuğu zaman ne söylediğini daima biliyordu.

SOCRATES88

Socrates sadece bir futbolcu olarak bile çok havalıydı. Botafogo, Corinthians ve Brezilya orta sahasında süzülüyordu. Eşsiz oyun stili, iki ayağıyla oyun kurma becerisi ve forvet olmayan bir oyuncu için hayli verimli golcülük yetenekleriyle rakipsizdi. Boyuna rağmen nadir görülen tekniğiyle bakmadığı tarafa mükemmel topuk pasları atıyor, gerilmeden kusursuz penaltılar kullanabiliyordu.

Ayrıca tarihin Dünya Kupası kazanmayan en müthiş takımının, yani 82 Seleçao’sunun kaptanıydı. O takımın kupa yolunda zafere ulaşamaması altın madalyaya uzanan takımlar kadar büyük bir efsane olacaktı. Belki de o hayal kırıklığının da etkisiyle, köşe yazarlığına başladığında “joga bonito”nun yasını tutmak en sevdiği konulardan biri haline geldi. Bir yazısında şöyle yazdı: “Güzellik önce gelir. Zafer onu takip eder. Mühim olansa hazdır.”

SOCRATES77

Politika ve ekonomi yazıları da yazan Socrates, 2011’de zamansız bir şekilde hayata veda ettiğinde 2014 Dünya Kupası’yla ilgili bir roman kaleme almaktaydı. Tüm bunların yanında, futbol oynarken tıp diplomasını almakla kalmayıp kramponlarını duvara astığında hekimlik mesleğini başarıyla icra etti.

Yaşadığı en müthiş an sorulduğunda, güzel oyunu değiştirdiği bir olayı seçmesi de ona yakışıyor. 80’lerin başında Corinthians forması giydiği günler. Socrates kulübü kısa sürede demokratik, ülkedeki askeri diktatörlüğe muhalif bir kimliğe kavuşturmuş. Arkasında “Democracia” yazan formalarla sahaya çıkıyorlar. Sao Paulo devi, işte o formalarla eyalet şampiyonluğunu kazandı. Socrates diyor ki: “İnsanların fikirlerini söylemeye gücü yoksa o zaman ben onların sesi olurum. Futbolcuyken sesimi bacaklarım yükseltiyordu.”

Ad

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir