Yakın Markaj: Şenol Ustaömer

Trabzonspor şampiyonluklarını nasıl kutlardı? Şenol Güneş nasıl bir takım arkadaşıydı? Arsene Wenger’den neler öğrendi? 

Çocukluğunuzdan Trabzonspor’un şampiyonluklarını nasıl hatırlıyorsunuz? Şehirde şampiyonluk nasıl kutlanmıştı?
O yıllarda Trabzon’da çok büyük bir kalabalık yoktu, şehir küçüktü. Hatta hemen hemen herkes birbirini tanıyordu. Deplasman maçlarını radyodan dinlerdik. Bir sene önce 1. Lig’e (Süper Lig) çıkan bir takımın şampiyon olmasını kim bekler ki! Hayretler içinde kalmıştık. Rahmetli babam, Avni Aker’in hemen yanındaki Trabzon Lisesi’nde kapıcıydı. Onun sayesinde iç sahadaki tüm maçları izlerdim. Tribünleri hatırlıyorum; ceplerinde mendille, takım elbiselerle beyefendiler, hiç azımsanmayacak kadar hanımefendiler vardı. Avni Aker bu açıdan çok önemlidir çünkü Trabzonspor tam da o stadın yerinde doğmuştur. Anadolu futbol devrimi orada yapılmıştır. Ali Sami Yen’den önce Galatasaray vardı, İnönü’den önce Beşiktaş vardı ama Avni Aker’den önce Trabzonspor yoktu!

Trabzonspor üst üste şampiyonluklar yaşarken siz futbol oynamaya başlamış mıydınız?
Trabzon şehir merkezinde değil, Arsin ilçesinde doğup büyüdüm. Trabzonspor üst üste şampiyon olurken de amatör kümede Arsinspor’da oynuyordum, liberoda görev yapıyordum. O zaman Trabzon’da her yer futbol oynamaya müsaitti. Şehir merkezine 20 dakika uzaklıktaydık ama çocukken dünyanın yoluydu tabii! Dokuz çocuklu fakir bir ailenin çocuğu olduğumdan, bedava gidebilmek için yapmadığım kalmazdı. Trabzonspor altyapısına girdiğimde bile ayakkabı boyacılığı yapıp, simit satıyordum.

Trabzonspor A takımının bile çim sahası yokken, futbola başladığınızda nasıl bir ortamınız vardı? Sizi kim transfer etmişti?
Özkan Sümer izleyip istemişti. 17 yaşımda Trabzonspor’un genç takımına geldim. 18 yaşıma gelir gelmez de profesyonel mukavele imzalattılar ve aynı gün A takımla oynamaya başladım. Sekiz yıl Trabzonspor’da kaldım, ilk yılımda şampiyon olduk.

Özkan Sümer’e kendinizi nasıl beğendirmiştiniz?
Özkan hoca kimseye beğendiğini söylemez, hep beğenmediği yönlerinizi değiştirmek için uğraşır. Mesela beğenmediği bir oyuncuya bağırıp çağırmazdı. Kızıyorsa seviyor demektir. Almanya’da bir hazırlık maçı oynarken 7’nci dakikada beni oyundan çıkardı. İki pas hatası yapmışım, “Tamam evladım, sen bugün oynamayacaksın, anladım” dedi. Bir sezon başında da beni kovmuştu. Aslında A takıma alınmam da başlı başına bir olay! Genç takımdan kovdu, “Bundan sonra Trabzonspor’la ilişkin kesildi” dedi, eşyalarımı topladım; 15 gün sonra telefon edip A takım kampına çağırdı!

Trabzonspor’da yaşadığınız şampiyonluklar nasıl gelmişti? O dönemde nasıl bir takım kurulmuştu?
Yaklaşık 33 yıl önceden bahsediyoruz. Yani ömrünün yarısına gelen Trabzonspor taraftarları henüz şampiyonluk görmedi, bu gidişle de biraz zor görecekler! Bizim zamanımızda neredeyse takımın tamamı Trabzon kökenli futbolculardan oluşuyordu. Şampiyonluk için yine bunu yapmak gerekiyor. Bizim zamanımızda hocalarımıza abi derdik, öyle bir samimiyetimiz vardı. Samimiydik ama sözlerinden de çıkmazdık. Babamı kaybettiğim günün ertesinde Göztepe’yle lig maçımız vardı. Sabaha kadar uyuyamamıştım, tesise geldiğimde perişan haldeydim. Ahmet Suat hocaya oynayamayacağımı söyledim ama beni dinlemedi. “Sen artık kendine ait değilsin!” dedi ve maç kadrosuna aldı. Sırf ben kendime geleyim diye… Tabii ki ona karşı gelemezdim. O maça çıktım, bir de gol attım. Bütün tribünler çığlık çığlığa sevinirken ben sahada hüngür hüngür ağlıyordum.

Trabzonspor’da oynadığınız dönemde takımda Şenol Güneş de olduğu için size “Küçük Şenol” denilmiş. Şenol Güneş nasıl bir takım arkadaşıydı?
Şenol abiyle takım arkadaşı olmak çok zordu çünkü sürekli bağırıyordu. Takımın en genç futbolcusu ben olduğum için en çok da bana bağırırdı. İşini çok iyi yapan, çok disiplinli bir insandı. Yani iyi bir antrenör olacağı o zamandan belliydi. Belki de şu anda Türkiye’de onun kadar kısa boylu bir kaleci yok ama hava toplarında ve yan toplarda da onun kadar iyisi yok! Şenol abi aynı zamanda çok iyi bir sol açıktı. Çift kale antrenman yaptığımızda hiç kaleye geçmez, hep sol açık oynardı. Elinde sürekli bir kitap olurdu ve bizi de teşvik ederdi.

Milli Takım’a ne zaman seçilmiştiniz? İlk olarak hangi yaş grubuna katıldınız?
Trabzonspor A takımına çıktığım gibi Ümit Milli Takım’a çağırıldım. Hemen bir yıl sonra da A milli formayı giydim. Aynı yıl şampiyonluk yaşadığım için her şey harikaydı. Oynadığım tüm takımlarda ilk yılımda şampiyonluk yaşadım. Bu da benim şansım! Arsinspor’da oynayıp, A milli olmama kadar geçen süre sadece üç seneydi!

Fenerbahçe’ye transferiniz nasıl olmuştu? Trabzonsporlular Ali Kemal Denizci’ye yaptıkları gibi sizin için de miting düzenlemiş miydi?
Trabzonspor şampiyon oldukça futbolcularına İstanbul takımlarından çok iyi teklifler gelmeye başladı. Trabzonspor da satıp, alttan başka iyi futbolcuları A takıma çıkardı. “Nasıl olsa geliyor” diye düşünülüyordu ama 1984 yılında bu kaynak kurudu. Bir de dışarıdan transferler yapılmaya başlanınca işin geri dönüşünün olmadığı anlaşıldı. Beni de A takıma çıkmamla birlikte İstanbul takımlarının tamamı istemeye başlamıştı. Hatta Beşiktaş beni kaçırdı, ellerinden zor kurtuldum! İstanbul deplasmanına geldiğimde bir gün Galatasaraylı yöneticiler bir koluma, Beşiktaşlılar diğer koluma yapışıp çekiştirmeye başlamıştı ama Trabzonspor vermiyordu.

Sonra Fenerbahçe için nasıl ikna oldular?
Kulüpteki para bitince sıra bana geldi. Fenerbahçe, Trabzonspor’daki son üç yılımda çok ısrarcıydı. İskender Günen’le birlikte takımın en iyi futbolcularıydık. Trabzonspor bana sonunda “Git!” dedi. Ben ayrılmak istemiyordum çünkü sekiz sene sonra ilk defa kaptanlık sırası bana gelmişti. Şenol abi 15 sene boyunca pazubandını kimseye vermemişti. Yani biraz kızarak da olsa Fenerbahçe’ye transfer oldum ama iyi ki böyle olmuş. Trabzonspor deplasmanlarında hiçbir maçtan önce çıkıp ısınamadım çünkü çok büyük tepki görüyordum.

Fenerbahçe’nin 103 gollü 1988-89 sezonu şampiyonluğunda sol bek olmanıza rağmen sizin de altı golünüz vardı. Duran toplardan mı atıyordunuz?
Aykut Kocaman’la iletişimimiz çok iyiydi ve attığı gollerin birçoğunun asistini ben yapmıştım. Aykut saymış; dokuz asist Rıdvan’ın, 11 asist benimmiş. O dönemde asist istatistiği sayılmıyordu. Ofansif bir bek olduğum için gol atmaya ve attırmaya sürekli açıktım. O sezon 100 golü geçtik ve Türk futbolunun efsane kadrolarından biri olarak tarihe adımızı yazdırdık.

Sizi bu kadar motive eden şey neydi?
Her maçı keyifle oynamamızdan ve mutlaka kazanacağımıza inanmamızdan olabilir. O sezon 3-0’dan 4-3’e getirdiğimiz bir Galatasaray maçı var. O yıllarda maçlar radyodan dinlenirdi. Maçı Ali Sami Yen’de oynamıştık. Devre arasında Veysel hoca (Todor Veselinovic) bana “Orta sahaya geç!” dedi. 4-4-2’den 3-5-2’ye döndük. Takıma yaptığı konuşmada “Sizden sadece bir gol istiyorum” demişti, biz dört attık! Maçtan sonra arabayla giderken Ateşböceği Ercan abi (Ercan Bostancıoğlu), bizi durdurup “Ne yaptınız be laz!” dedi, bağırmaya başladı. Meğer sinirlenip ikinci yarıyı izlememiş. O sezondan Rıdvan’la ilgili de güzel anılar var.

İlk aklınıza gelen hangisi?
Galatasaray’la Bir TSYD Kupası maçı oynayacağız. Rıdvan, Dereağzı Tesisleri’nden çıkarken “Ben sakatım, oynamıyorum” dedi. Köprüye gelene kadar taraftarlar önümüzü kesip tezahürat yaptı. Bir baktım, otobüste hocanın yanına gidip “Oynamak istiyorum” dedi. Kadro bile açıklanmıştı. Hoca mecbur, birini çıkarıp onu aldı. Bunu defalarca yapmıştır. Bir defasında da Almanya’daki bir hazırlık maçında sırf taraftar istiyor diye soyunup “Oyuna gireceğim” diye tutturdu. O kadar rahat bir takımdık. 103 gollü şampiyonlukta tribündeki hiç kimsenin kaybetme endişesi yoktu. Çoğu zaman rakiplerimiz ilk golü atardı ama biz bir şekilde kazanırdık. Bir futbolcunun 10 senede yaşayacağı her şeyi o takımda bir yılda yaşadım.

Fenerbahçe’ye geldiğinizde takımda Şenol Çorlu da olduğu için adınız “Küçük Şenol” olarak kalmış ama aslında Şenol Çorlu’dan ay farkıyla büyüksünüz. Kendi aranızda bununla ilgili şaka yapıyor muydunuz?
Ne olursa olsun, lakap bir kere alınıyor. Mesela Fenerbahçe’de Küçük Fikret (Fikret Arıcan) vardı. Başkan olduğunda bile herkes onu “Küçük Fikret” olarak biliyordu. Fenerbahçe’de üç Şenol birlikte oynadık. Şenol Savaş’a da “Şenol 3” denildi.

“Küçük Şenol” lakabı, “Genç Semih” gibi işinize yaradı mı? Kimse yaşlandığınızı fark etmemiştir belki…
55 yaşımdayım, hâlâ “Küçük Şenol”um işte! Bundan güzel avantaj mı olur?

Kullandığınız frikiklerin sırrı neydi? Özel bir tekniğiniz mi vardı? Çok sık pratik yapıyor muydunuz?
Mahalle arasında oynarken bile topa iyi vurduğumu hissediyordum. Trabzonspor genç takımına gidince bunun üzerine nasıl çalışacağımı öğrendim. Plastik mankenleri sahaya koyup, her antrenmandan sonra özel çalışmalar yapıyordum. Maçtan maça frikik atmakla olmuyor bu işler! Hatta Hami Mandıralı, ben Trabzonspor’dan ayrılmadan iki sene önce A takıma çıkmıştı. Onunla birlikte çalışırken beni de geçti! Ben plase vururdum, o her türlü vururdu. İyi de orta yapardım. Bir maçta isabetli 50 orta yaptığım bile olurdu. Vurduğum toplar iyi falso alırdı, dönerek gidip yerini bulurdu.

Unutamadığınız frikikleriniz var mı? Bazı golleriniz sizi de şaşırtıyor muydu?
Trabzonspor’da zaman zaman orta saha oynuyordum ama esasen sol bektim. Belki Roberto Carlos’tan sonra dünyada en çok gol atan sol bek benim! Resmi maçlarda 49 golüm var. Bunun 10’u kupada, diğerleri ligde. Asist istatistiğimi ben de çok merak ediyorum ama ne yazık ki net rakam bilemiyorum. Sayılsa benim kuşağımın Rıdvan ve Oğuz’dan sonra en fazla asistçisi ben olurdum. Şanslıydım çünkü Oğuz Çetin, Rıdvan Dilmen, Aykut Kocaman gibi futbolcularla oynadım. Onlar gibisini bugün arayıp bulamıyoruz. Mesela 103 gollü şampiyonlukta aynı zamanda ligin en az gol yiyen takımıydık. Daha sonra sakatlıklar belimizi büktü. Kulüp de toparlanmamızı beklemeden transferler yapınca ahenk bozuldu.

Jübilenizi Trabzonspor ile Fenerbahçe arasında oynanan maçta yapmışsınız. “Tam bir dostluk maçı” mıydı?
En popüler jübilelerden biri o dönemde benimkiydi. Benden sonra en güzel jübile de Mehmet Özdilek’inkiydi. Benimkinin güzelliği hem Trabzonspor’da, hem de Fenerbahçe’de başarılı dönemlere denk gelmemdendi. Kıran kırana bir maçtı. Öyle ki; Frank Pingel

, benim jübilemde sakatlanıp Fenerbahçe’de bir daha oynayamadı.

Fenerbahçe’den sonra ne yaptınız?
Bir süre spor yazarlığı yaptım. Üç sene boyunca Hürriyet gazetesinde köşe yazarı olarak çalıştım. Sonra Ali Şen, 1997’de beni İngiltere’ye gönderdi. Turhan Sofuoğlu ve Müjdat Yetkiner’le birlikte altı ay Arsenal’de staj gördüm. Hem okula gidip dil öğreniyorduk, hem de takımın antrenmanlarını takip edip bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk. O dönem de takımın başında Arsene Wenger vardı.

Wenger’in en çok hangi yöntemlerinden etkilenmiştiniz?
Bizimle çok ilgilenmişti. Ali Şen, kendisinden bizzat rica etmiş. Her antrenmanı izleyip notlarımızı alıyorduk. Birkaç maçta da bizden maç analizi yapmamızı istemişti. Antrenmanları 1 saat 15 dakika sürerdi. Türkiye’de o dönem “Antrenman ne kadar uzun olursa o kadar iyi!” derlerdi. Bir gün nedenini sordum. “Bu sürenin üzerine çıkarsak maçta bizi izlemeye gelen taraftarları eğlendiremeyiz. Futbolcularımı yormamam lazım. Bu işi sezon başında yapıyoruz. Sezon içinde maç trafiğimiz zaten çok fazla” dedi. Çalıştıkları gibi oynuyorlar; topsuz antrenman yok, düz koşu yok. Takım o zaman nasıl oynuyorsa bugün de aynı sistemle oynuyor. Sonuca gidemiyorlar, orası ayrı!

Sizin orada olduğunuz dönemde hangi futbolcuları yetiştiriyordu?
“Anelka adında bir futbolcu var. Şimdilik rezerv takımda çalışıyor. Seneye A takımda oynatırım, iki sene sonra da 20 milyon avroya satarım” demişti. Sattı da! “Bana yıl sonunda şampiyonluk değil kâr-zarar hesabı sorulur” derdi. “Şampiyonluk işin ekstrası.”

İngiltere’den döndüğünüzde neden Fenerbahçe’de antrenörlüğe başlamadınız?
Kadroda bize yer bulamamışlardı, biraz beklememiz gerekiyordu. Rahmetli Erdoğan Arıca, Çanakkale Dardanelspor’a giderken beni de yardımcısı olarak istemişti. Ondan sonra orada devam ettim. Sarıyer, Kartalspor derken Milli Takımlardan çağırdılar; 11 seneden beri buradayım.

Bu süreçte hangi yaş gruplarıyla çalıştınız?
Bütün yaş gruplarını çalıştırdım. Guus Hiddink zamanında futbolcu izleme birimindeydim. Şu anda Fatih Terim’in yönlendirmesiyle hem futbolcu izleme ve değerlendirmeye devam ediyorum, hem de takım çalıştırıyorum. U-15 grubunun teknik direktörüyüm. Futbolcu izlerken de tüm yaş gruplarını gözetiyoruz.

U-17 takımıyla birlikte Avrupa üçüncüsü olmuştunuz… Kimler vardı o kadroda?
Emre Çolak, Gökhan Töre, Muhammet Demir’in olduğu grup. O başarıdan pek kimsenin haberi yok! Abdullah Avcı’yla U-17’de elde edilen başarıdan sonra en iyi derecemizdi. Tabii bir de Hamdi Serpil Tüzün’ün 16 yaş grubuyla yakaladığı başarı var.

Dönem dönem yetişen kuşakların başarılarıyla sevinen bir ülke olarak Türkiye’nin geleceğinde başarılı bir kuşak daha olduğunu düşünüyor musunuz?
1999-2000 kuşağı çok başarılı. Hatta 2000 doğumlular için “Altın kuşak” denilebilir. 2001 ve 2002’lilerden de çok ümitliyiz. Bu dört yılın birleşiminden çok başarılı bir takım çıkacağına inanıyoruz. Daha önce 1985 ve 1988 arasında da böyle olmuştu. Henüz çok genç oldukları için yanlış yönlendirmek istemiyorum ama aralarından liderler çıkacak.

Röportaj Hilal Gülyurt

Ad

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir