İKON: Lefter Küçükandonyadis

Avuç içinde çalım atar, arkasında gözü varmış gibi oynar, filelerini sarstığı kaleciler tarafından alnından öpülürdü. Yanında altının bile sönük kaldığı Lefter, Kadıköy’deki heykeliyle ölümsüzleşti…

Büyükada’da kavurucu bir yaz günü… Güneşin altında koşturmaktan iki gözü parlayan yaramaz mı yaramaz, laf anlamaz bir çocuk yine toplamış arkadaşlarını, eski gazetelerin üstüne bez sararak yaptığı avuç içi kadar topu tekmeliyor. Birazdan top düşmanı annesine suçüstü yakalanacak ve günlük dayağını yiyecek! Akşama bir posta da babasından fırça yiyecek ama o buna da hazır. Babası kızmakta haklı; bu küçük yaramaza ayakkabı dayanmıyor! Ondan başka dokuz çocuk daha var bakmakla yükümlü olduğu. Balıkçılık yaparak on iki kişilik nüfusu geçindirmek hiç de kolay değil. Paranın nasıl kazanıldığını bilmiyor ki çocuk aklıyla Lefter ama ayakkabıları eskimesin diye çıplak ayakla oynuyor, böyle bulmuş dayaktan kurtulmanın yolunu…

Ağabeyleri kadar derslerinde başarılı değildi küçük haylaz. Okuldan sonra nasıl ederim de top oynarım diye düşünmekten dersleri bile dinleyemez olmuştu. Zaten önemi de yoktu, futbolda her geçen gün biraz daha başarılı olmak ona yetiyordu. Okuldan aldığı notlardan çok mahallenin büyüklerinin takdiri önemliydi. Her akşam annesinin top oynadığı için attığı dayaklardan bitap düştüğünde bile futbollu rüyalara dalıyordu. Oysa 2. Dünya Savaşı yeni başlamıştı, dönemin gençlerine top oynamak haramdı. Futbol da neydi ki! Şimdi sırası mıydı?

Ortaokul sıralarındayken mahallenin ağabeyleri onu elinden tutup Büyükada Futbol Takımı’na götürdüler. Artık bez parçasının değil, meşin yuvarlağın peşinde koşacaktı, bu bile büyük bir lütuftu. Her fırsat değerlendirilmek içindi, öyle de yaptı. Büyükada’dan Adalar takımına geçti, herkesin takdirini kazandı. Ancak iki kişi vardı ki, onları memnun etmek mümkün değildi; annesi ve babası! Gün gelip de “Altın Madalya”yı alırken hak vermişlerdi ancak Lefter’e, oğullarıyla gurur duymuşlardı. Bu da madalyaların en güzeliydi.

Çıplak ayakla top oynadığı günler ona iki ayağını da kusursuz kullanma yeteneğini armağan etmişti. Lefter Küçükandonyadis’in methi Adalara sığmamış, İstanbul’a kadar ulaşmıştı. Taksim Spor Kulübü 1941’de, gol atmadan uyuduğu günü günden saymayan bu gence talip olmuştu. Ancak aile engelini aşmak, Büyükada’dan İstanbul’a yüzerek geçmek kadar zordu. Lefter iki yıl boyunca oyunuyla Taksim Stadı’nda isim yaptı. Artık takımı değil, sadece Lefter’i izlemeye gelenler bile oluyordu. 1943 yılında askerlik için çağırıldığındaysa uykuları kâbuslarla bölünmeye başlamıştı. Ne düşman askerinden, ne de o sıra çıkması an meselesi olan savaştan korkuyordu. Onun korkusu iğneyle kazdığı kuyunun askerlik döneminde dolmasıydı. Futbola verdiği emeğin boşa gitme ihtimali bile ona ölümden zor geliyordu.

Vatan vazifesi için, Diyarbakır’a gitti. Dört yılın sonunda elinde bir tahta bavulla birliğinden ayrılıyordu ama vatanı için yapması gereken daha çok iş vardı. Milli formayla attığı gollerin yankısı, Diyarbakır dağlarında attığı mermilerin yankısından çok daha büyük olacaktı… Lefter, askerlik yaptığı sürede de futboldan kopmamış, tıpkı çocukluğunda yaptığı gibi arkadaşlarını başına toplamış, her fırsatta topu tekmelemeye devam etmişti. İnsan varoluş sebebinden nasıl kopabilirdi ki! Asker arkadaşlarından kurduğu takımda, bütün gol yükünü çekme pahasına, diğer birliklerin takımlarını yıllarca alt etmişti. Diyarbakır karması, Mersin karması ile maç yapmaya giderken, tanınmasın diye her yerini kapatacak kıyafetler giydirdiler Lefter’e. Ancak maçta 25 metreden attığı golden sonra herkes pür dikkat bu kısa boylu adama bakıyordu. Nüfus cüzdanını istediklerinde, oyunları anlaşılmış, Diyarbakır hükmen yenik sayılmıştı.

Askerlik dönüşü aldığı haberle, uykusuz geçirdiği gecelerine yandı Lefter! Rüyaları gerçek olmuş, Fenerbahçe Spor Kulübü’nden teklif almıştı. Türkiye’nin en büyük kulüplerinden biri 23 yaşındaki bu delikanlıya teklifi götürürken, 40 yaşında jübilesini yapana kadar birlikte olacaklarından habersizdi. Lefter sarı lacivert renklere büyük bir aşkla bağlanmıştı. Fenerbahçe’de her yeni gün ayrı bir mutluluk demekti. Ne derdi annesi: “Futboldan kim adam olmuş ki sen de olasın?” Haksız da değillerdi hani. Küçük oğulları meçhul bir yola sapmış, karanlıkta bir ışık arıyordu. İşte bu genç adamın yolunu aydınlatan Fenerbahçe olmuştu.

Henüz gencecik bir delikanlıyken Fenerbahçe idmanına çıktığı ilk gün, antrenman bitiminde kimseye görünmeden kaçıvermişti. Ertesi gün yöneticilerin “Neden haber vermeden gittin?” diye sormaları üzerine, “Yıllarca hayallerini kurduğum ağabeylerimle yan yana antrenman yaptım. Çok heyecanlandım. Sonra onlarla aynı yerde soyunmaktan utandım” diye yanıt vermişti. Fenerbahçe’de yıllarını geçirmesine rağmen bu saygısından hiçbir şey eksiltmedi ama kendisinin önünde saygıyla eğilenlerin arasına her gün bir yenisi eklendi. Bunlardan biri de birlikte forma giydiği bir başka efsane Can Bartu’dur. Sinyor onu “Tek başına bir takımdı. İyi oynadığı zaman hiçbir rakip onu durduramazdı. Topu istediği yere atardı. Frikikleri, penaltıları engellenemezdi. Rakiple dalga geçerdi” diye anlatıyor ve ekliyor: “Türkiye’nin gelmiş geçmiş en büyük futbolcusu hiç tereddütsüz Lefter’dir.”

Sarı-lacivert çubuklu forma onu kısa süre sonra milli takıma çıkartmıştı. Hep yükseğe, daha yükseğe çıkıyordu Lefter. Yunanistan’la 1948 yılında oynanacak milli maç için ilk defa ay-yıldızlı formayı giydiğinde, komşuyla siyasi gerginlik had safhadaydı. Milli maç, oyun olmaktan çıkmış, bin bir türlü anlam yüklenmişti. Lefter milyonların kalp çarpıntısını içinde hissediyordu. Bir millet, bütün ümidini 11 kişiye bağlamıştı, nasıl olur da heyecan duymaz, iliklerinin donduğunu hissetmezdi.

Atina’ya giderken etrafını çeviren gazeteciler ve meraklı kalabalık tek bir soru soruyordu: “Maçın sonucu ne olur?” Lefter’in cevabı ise herkesi güldürmeye yetmişti: “Türk Milli Takımı 3-1 galip gelecek, golleri Fikret, Şükrü ve ben atacağım.” Anlam veremediği bir his söyletmişti bunu. Söylediğine öylesine alıştırmıştı ki kendini, maça adeta alınmış gözüyle bakıyordu. Maça çıkmadan Lefter’i dinleme fırsatı bulanlar ağızları açık izlemişlerdi maçı. Söylediklerinin hepsi çıkmıştı; 90 dakika bittiği zaman skor 3-1, goller ise Fikret, Şükrü ve Lefter imzalıydı! Maç boyunca Rum olan annesinden dolayı Yunanlardan yediği küfürler, onu durdurmak isteyen rakiplerinin savurduğu tekmeler, hiçbiri mutluluğunun önüne geçemezdi. Çocukluğunda oynamak için her gece ağladığı futbol, artık mesleği olmuştu. Daha ne isterdi ki?

Lefter’in takım arkadaşı Necdet Çoruh dostunu anlata anlata bitiremiyor: “Maçlarda Şeref, Can top isterlerdi, ben Lefter’e verirdim. Çünkü paslarım Lefter’in ayağında kıymetlenirdi. ‘Ben istediğim zaman topu bana ver ama yerden ver’ derdi. Markajda olsa dahi topu ister ve adrese teslim ederdi.” Bir an vardır ki Necdet Çoruh da maçı tribünden izleyenler de unutamaz. Sezon 1956-57, rakip Galatasaray, stat Mithatpaşa’dır. “Galatasaraylı Kamil’in görevi Lefter’i oynatmamaktı. Lefter topu istedi, ben de verdim. Topun üstüne koştu, Kamil’i önüne aldı. Coşkun Özarı da Kamil’e yardım etmek için geldi. Lefter bu sefer Coşkun Özarı’nın üstüne doğru koştu. Bir Kamil’e, bir Coşkun’a doğru yöneldi, iyice yaklaştılar. Aralarında kalınca da topu bir çekti ki ikisi de ne olduğunu anlayamadılar. Lefter kaleciyle karşı karşıya kaldığında birbirlerine sarılmış vaziyetteydiler! Stat ayağa kalkmıştı. Kamil’in futbol hayatı o maçta bitti. Coşkun Özarı da sezon bitiminde futbolu bıraktı.”

Bir yandan milli takımın vazgeçilmezi, bir yandan Fenerbahçe taraftarının sevgilisi olmak… Durmaksızın yükselen Lefter’in bir sonraki hamlesi ne olacaktı? Ne kaldı ki geriye? Bir gün kendini İtalya’da bulduğunda sorusunun karşılığı kendiliğinden ortaya çıkmıştı: Avrupa. Bir zamanlar adalardan taşan Lefter ismi, İstanbul’a da sığmamış, Avrupa’ya kadar varmıştı. Bu Türkiye için bir ilkti. İtalya’nın Fiorentina takımına transferi gerçekleştiğinde, İtalyan’lar Lefter’in yapacaklarından bihaberdi. Lefter, İtalya yolculuğuna çıkarken evlenmiş, mutlu bir yuva kurmuştu.

Juventus defansında dinamik, sert, heybetli bir adam var: Carlo Parola. İtalyan futbolunun gelmiş geçmiş en iyi defans adamlarından biri bu Parola. Fiorentina’nın sol içi, sahada Parola’yı kepaze ediyor. Her topu alışında Parola’nın sağından solundan geçeceği yerde üstüne üstüne gidiyor. Yatırıyor efsane adamı, öyle geçiyor. Taraftarlar tek bir ses bağırmaya başlıyorlar: Turko, Turko! Maçı izleyen eski Fenerbahçeli yönetici Rüştü Dağlaroğlu, maçtan sonra bu küçük devin boynuna sarılıp ağlarken, Lefter annesinden yediği dayakların sadece şu sahne için bile değeceğini düşünüyor…

Aynı yıl son üç maça kadar yenilmeyen Inter’le oynuyor Fiorentina. Maç 5-0’lık skorla bitiyor, Fiorentina galip! Lefter’in iki golü var Inter kalesine, kalan üç golün asisti de yine ona ait. Hemen o akşam üç gün sonra oynanacak milli maç için seçilmiş İtalya’nın kadrosu değişiyor. Inter’li Lorenzi çıkıyor, Fiorentina’nın golcüsü Pandolfini giriyor milli takıma. Ertesi sabah bu değişikliği yapan Vittorio Pozzo’nun açıklaması karşısında Lefter’in gurur duymaması mümkün mü? “Keşke takıma Pandolfini ile birlikte şu Turko’yu, avuç içinde bile rakibini çalımlayan sihirbazı da alabilsem!”

Her şey çok güzeldi de, bir de vatan hasreti olmasa. İşte o hasret böylesine bir başarı kazanan Letfer’i tası tarağı toplattırdığı gibi Türkiye’ye getirdi. İstanbul’da onu bekleyen ikinci bir teklif olduğunu bilmeden, elinde iki torba altınla düştü yollara. Büyükada’nın tamamını alacak kadar para kazanmıştı, çocukken yediği dayaklara inat! Daha Türkiye’ye doymadan Fransa yolculuğuna çıktı. Bir sene de Nice’de oynadı. 1952 senesi; Avrupa kupası maçında F.C. Nice ile Kızılyıldız maçı. Lefter yapacağını yapıyor ve müthiş bir vole ile topu ağlara gönderiyor. Kızılyıldız’ın kalesinde 1950’ler Avrupa’sının en büyük kalecisi Beara var. Golden sonra tribündekilerin anlam veremediği bir şey oluyor. Beara golü atan kısa boylu futbolcuya doğru koşuyor. Gol atan futbolcu şaşkın, biraz da korkarak bekliyor. Beara, kucaklayıp alnından öptüğündeyse dünyalar Lefter’in oluyor. Ve bütün bu anıları sırtlanarak yine düşüyor yollara, 1953’te tekrar yurduna dönüyor.

Artık ne para, şöhret, istediği tek bir şey var: Fenerbahçe forması giydiği günlere geri dönmek. Artık onu hiç bir kuvvet İstanbul’dan ayıramazdı. Aile hayatı vardı artık, iki kız çocuğu olmuştu. Zaman ilerliyor, her şey değişiyor, bir Lefter inatla direniyordu! Çıktığı maçların, attığı gollerin sayısı artıyordu sadece… 50 defa ay-yıldızlı formayı giymiş, 12 defa kaptanlık bandını takmış, 32 de gol atmış, verdiği bütün sözleri tutmuştu Lefter. Mısır milli maçına giderken Devrin başbakanı Adnan Menderes “Mısır maçını muhakkak kazanmalıyız” demişti. İki ülke arasındaki siyasi gerginliğin acısı bu maçta çıkarılmalıydı. Maç bittiğinde skor 4-0’dı, üç gol de Lefter imzalıydı.

Görmezden gelinemezdi artık bu cevher, yanında sönük kalan başka bir cevherle ödüllendirildi. Boynuna 50. milli maçından sonra “Altın Madalya”yı takmışlardı. Heyecandan konuşmakta zorlanan efsane şöyle anlatıyordu duygularını: “Bu madalyada etrafımı çeviren her yaşta her yaşta insanın yüzlerini görür gibiyim. Kulaklarımı sağır edercesine yapılan tezahüratları işitir gibiyim. İşte, bir ömrün bütün acı tatlı hatıraları bu küçücük madalyada. Futbolu bırakmaya karar verdiğim şu anlarda, beni senelerce el üstünde tutan sporseverlere minnet borcum o kadar büyük ki elime tutuşturulan bu madalyayı binlerce parçaya bölüp, onlara dağıtmak ve ‘işte bu hepimizin hakkı, hep beraber çalıştık ve başarıya ulaştık’ demeyi çok isterdim. Onları hiçbir zaman unutmayacağım.”

Galatasaray efsanesi Metin Oktay, onun yeşil sahalardaki son yıllarında şöyle demişti: “Lefter 40 yaşına gelmesine rağmen, benim için hâlâ büyük bir kıymettir. Onunla bir takımda yan yana oynamam mümkün olsa, bir sezonda 50 gol atmam işten bile değil. Lefter’in futboldaki ustalığı onun yanında oynayacak golcü bir forvet için bu büyük bir avantaj. Bence Lefter’de daha çok iş var. Bunu böyle bilmeli ve kıymetini de ona göre biçmeliyiz.”

Zaman zaman artık devri geçti ve “Lefter yaşlandı, futbolu bıraksın” diyenler çıkmıştı. Fakat her seferinde o, bu şekilde konuşanları mahcup etmişti.  Fenerbahçe, astronomik rakamlarla peş peşe transferler yapmış ve kadrosunu genişletmişti. Fakat Fenerbahçe için sembolleşmiş bir isim olan Lefter, kendisini tutanları hiç de mahcup etmeye niyetli görünmüyor, ışık saçan gözleri ve zamana meydan okuyan fiziğiyle yaşlılık eleştirilerine yanıt veriyordu: “Büyük konuşmak hiç âdetim değildir. Futbol bir azim işi olduğuna göre, azmedenlerin ve hak edenlerin sarı lacivert formayı giymeleri haklarıdır. Ben azimliyim ve bu sene yine takımda yer alacağım. Belki her maçta mutlaka oynamam ancak önemli olan Fenerbahçe’nin kazanmasıdır. Formasını her zaman severek taşıdığım takımıma yine faydalı olmak için oynayacağım.”

Fenerbahçe’nin tribünlerinin vazgeçilmezi Manol bağırmıştı ilk defa “Ordinaryus” diye Lefter’e, bu lakabın onun peşini hiçbir zaman bırakmayacağını bilmeden. Oynadığı son sezonda bile tribünlerden tek bir ses yükseliyordu: “Ver Lefter’e, yaz deftere!” Galatasaray’ın unutulmaz kalecisi Turgay Şeren “Lefter karşıma geldiğinde ürkerdim, titrerdim, bütün takım arkadaşlarım onu engellemek için tekmeler savursa da o ne yapar eder yine karşıma dikilirdi” diyerek eski günleri yâd ediyor.

Aynı takımda oynadığı arkadaşları bir bir futbolu bırakmış, Lefter ise ilk günkü heyecanıyla aşkından vazgeçmemişti. Onu izleyen ilkokul talebeleriyle aynı takımda oynamaya başladığında da hırsından bir şey eksilmemişti ama artık veda vakti gelmişti. Oysa dün gibiydi, bezden topun peşinde koşuşturup annesinden yediği dayaklar. Altın Madalya’dan sonra ilk daha gerçekleşecekti bu vedayla, Türkiye’de ilk defa bir futbolcuya jübile düzenlenecekti. 3 haziran 1964 günü Fenerbahçe-Beşiktaş arasında oynanan ve 1-1 biten maçta oynanan futbolun hiçbir önemi yoktu. Sadece Fenerbahçe taraftarının değil, maçı izleyen herkesin yüreğine koca bir taş oturmuştu; bu Lefter’in veda maçıydı. Ağlayan sadece Lefter değildi ki, daha o günden özlemişti taraftarlar onun futbolunu.

Jübilesini yaptıktan sonra yeni bir maceraya atıldı Lefter, teknik direktörlüğe başladı. Yunanistan’ın Egaleo, Güney Afrika’nın Johannesburg takımlarından sonra Samsunspor, Orduspor, Mersin İdman Yurdu ve Boluspor derken bu sevdadan vazgeçti. Olmadı, teknik direktörlüğü futbolculuğunun yanında sönük kaldı. Şehir şehir dolaştı, kendisini aradı, bulamadı. Çünkü kimse Lefter olamazdı!

Efsanenin bir başka tanığı gazeteci Onur Belge şöyle anlatıyor Lefter’i: “Lefter ağabey futboldaki bütün görevlerini bitirdikten sonra arkadaşlarıyla Büyükada’da nostalji maçları yapmaya başladı. O İstanbul’dan dönerken, biz çocuklar denize atlar, ayakkabılarını taşımak için yarış yapardık. Beni ilk kez takıma alması da böyle olmuştu. Bir gün yine maç yapıyoruz, 6-2 öndeyiz. Lefter ağabey vapura yetişmek için maçı yarım bıraktı. O takımdan çıktığı anda bir gol yedik. Ardından bir gol daha. Maç bittiğinde skor 7-6’ydı. Çünkü Lefter ağabey bizi kurtarmak için geri dönmüş, vapuru kaçırmıştı. Alt tarafı kendi aramızda yaptığımız bir maçtı ancak onu bile kaybetmek istemezdi. Arkasında gözü varmış gibi oynardı, rakip ne yapacağını anlayamazdı. Çünkü o hiç yerinde durmazdı, kıpır kıpır bir oyunu vardı. Onu izleme şansına erişenlerden şimdiki futbolcuları beğenmelerini istemek hata olur.”

Fenerbahçe de sarı-lacivert çubuklu formaya anlam kazandıran bu futbolcusunu, Kadıköy’e diktiği heykeliyle ölümsüzleştirirken, şimdilerde Büyükada’da yine arkadaşlarını etrafına topluyor Lefter. Bu seferki takımı kurmak, kaleyi seçmek için değil, geçen günlerin anısını taze tutmak için. Oysa anılar hep taze kalacak. Türkiye ilk defa yurt dışında kendisini gururlandıran bu efsaneyi 832 golünden önce mütevazı ve çekingen hali ile hatırlayacak. Belki futbol başka profesörler yetiştirecek ama başka bir ordinaryüs gelmeyecek!

Bu yazı, Lefter hayatını kaybetmeden önce FourFourTwo’nun Eylül 2009 sayısında yayınlanmıştır. FourFourTwo olarak, efsaneyi ölümünün beşinci yıl dönümünde saygıyla anıyoruz…

Yazı Hilal Gülyurt


Yorumlar

yorumlar

Ad

You must be logged in to post a comment Login

Leave a Reply