“Şenol Güneş, şampiyonluk maçından çıkıp uyumaya gitti!”

Trabzonspor’un başarısında hamsinin rolü neydi? Sabaha kadar eğlendikten sonra maçlara nasıl çıkardı? Liverpool’luları nasıl gıcık etti? Ali Kemal Denizci’yle konuştuk…


Trabzonlu birçok futbolcu gibi siz de Faroz doğumlusunuz. Orada yetişenlerin futbola yatkın olmalarını neye bağlıyorsunuz? 
Şenol Güneş, Necati Özçağlayan, Serdar Bali… Hep birlikteydik. Trabzon o zaman şimdiki kadar büyük bir şehir değildi; hamsi olmasa hepimiz aç kalırdık. Fabrika yok, turizm yok… Hamsiye duacıydık.

Futbola nerede başladınız?
Çarşıbaşıspor adında amatör bir takımda başlamıştım. Oradan yine amatör olarak 3. Lig’deki Rizespor’a gittim. Ankara Demirspor’un yöneticileri beni kaçırmıştı ama babam bir şekilde ellerinden aldı. O zamanlar futbolculara iyi gözle bakılmazdı.

Siz oynamaya başladığınızda Trabzonspor ne durumdaydı? 
Benim gelişimden hemen sonra 1. Lig’e çıktık. 22 yaşımda şimdiki adıyla Süper Lig topçusu oldum. Teknik direktörümüz Ahmet Suat Özyazıcı’ydı; biz de çoluk çocuktuk ama önümüze kim gelse yıkıyorduk. Zaten 1. Lig’e çıktığımız ikinci sezon şampiyon olduk.

O takımın sırrı neydi? Neden Trabzonspor o kadronun bir benzerini daha kuramadı? 
Birinci sırrı hamsi! İkinci sırrı da dostluk. Yokluklarımızla eğlenirdik. Antrenman sahamız düzgün olmadığı için sokaklarda koşardık. Ahmet Suat hoca da bizi arabayla takip ederdi. Kaytaran olursa kornaya basardı. İstanbul’a geldiğimizde ucuz olsun diye Aksaray’daki otellerde kalırdık.

Hepinizin Trabzonlu olmasının da başarılı olmanızda payı olabilir mi?
Evet. O da çok önemli. Şimdi bu mümkün değil ama en azından yarı yarıya olmalı.

1975-76 sezonunda korkusuz olmanızı sağlayan şey neydi? Ne zaman “Şampiyon olabiliriz” demeye başladınız? 
Bizi ilk havaya sokan şey Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra Kıbrıs’ta düzenlenen Barış Kupası’ydı. Bir hafta içinde Galatasaray ve Beşiktaş’ı eleyerek kupayı aldık. O bizim başlangıcımızdı. “Bunları çok rahat yenebiliyorsak neden şampiyon olamayalım?” dedik. Ondan sonra da önümüzde kimse duramadı. Fenerbahçe’yi rakip olarak bile görmüyorduk. Onlarla oynamadan önce mangal partisi yapar, “Şunların işini çabucak bitirelim de akşama gezme programı yapalım” derdik.

Bursaspor dışında Trabzonspor’dan sonra şampiyon olmaya yaklaşan Anadolu kulüpleri ligin son haftalarında baskıyı kaldıramadı. Siz nasıl bunun üstesinden geldiniz? 
Kendi gırgır muhabbetimizden kimseye kulak asmıyorduk. Bir de inatçıydık. Kocaelispor’a 2-0 mağlup olduğumuz bir maçımız vardı. Ben kart cezalısı olduğum için oynamamıştım. Maçtan sonraki gün Kocaeli gazeteleri “Hamsinin kafasını kopardık” yazmış. Hepsini maçın rövanşına kadar sakladım. Maçtan önce gazetelerden birini soyunma odasına getirip açtım. O kadar hırslandık ki “Bunlar bizim sahada ceza sahasının içine girsin, gol sayacağız” dedik. Maç başladı, Kocaelispor’u boğduk! 15 dakikada 5-0!

Şampiyon olsanız da İstanbul kulüpleri sizi gölgeliyor muydu? 
Tabii ki. Gerçi onları da anlamak lazım. O zaman telefonda konuşmak bile kolay değildi. Bizden haberleri yoktu, takip edemiyorlardı. Yoksa şampiyon olunca futbolcu olmadık. Sadece şampiyonlukla kendimizi tanıtmış olduk. Daha önce milli takımda İstanbul çocukları revaçtaydı. Sonradan bizi de çağırmaya başladılar.

Ahmet Suat Özyazıcı ve Özkan Sümer’le çalışmak nasıldı? İkisinin de sinirli halleri meşhur. Siz de onları sinirlendirir miydiniz? 
Özkan Sümer biraz deliydi! O zaman kimse takımlarda onunki gibi disiplin kuramazdı. Ahmet Suat hoca da cin gibi bir adamdı. O yıllarda herkes liberolu oynarken, bekler hücuma çıkmazken biz bekleri hücuma çıkan, iki stoperli bir sistemle oynuyorduk. İkisi de bana kızardı ama iyi oynadığım için seslerini çıkarmazlardı.

Neyinize kızarlardı? 
Ben biraz şımarıktım. Eğlenmeyi abartırdım çünkü daha önce görmemiştim. Bir de futbolcuları örgütlerdim. Bir keresinde rahmetli Kadir Özcan’la birlikte bir pastaneye gittik. Cebimde hiç para yok, ona güveniyorum. O da bana güvenmiş. Hasap gelince birbirimize bakakaldık. Daha yeni şampiyon olmuşuz, cebimizde para yok! O an isyan etmeye karar verdim. Futbolcuları örgütledim. Yöneticilerle papaz olup paralarımızı aldık.

Eğlenmeyi nasıl abartıyordunuz? 
Mesela İstanbul’a gidince bizi gece gezmelerine götüren Beşiktaşlı bir abimiz vardı. Biz de onu Trabzon’a davet etmiştik. Beşiktaş maçından önce kalacağımız otelde ona da yer ayırttık. Gece odasına gittim, bir baktım arkadaşlarıyla viski içiyor. “Bir kadeh de bana verin” dedim. “Olmaz” dediler ama içtim. Sonra bir tane daha, bir tane daha. Dördüncü kadehi de zorladım ama vermediler. Ben de “O zaman maç 3-0 biter” dedim. Güldüler. Ertesi gün maç 3-0 bitti! Bir gol, bir asist benimdi.

İçki sizi sarsmıyor muydu? 
Her gece sabahlardım. Başka bir futbolcu benim gibi yaşasa bir yılda çökerdi. Takımda benim gibi bir futbolcu daha vardı, gerisi bildiğin sporcu. Mesela Şenol Güneş şampiyon olduğumuz maçtan sonra uyumaya gitmişti.

Sahada da asiymişsiniz. Bir maçta hakeme isyan edip sahanın ortasına oturmuşsunuz. Neye kızmıştınız? 
Ankara deplasmanında bir maça çıkmıştık. O zaman yenilmeyen takımız ama son dakikalarda skor 1-1. Güç bela bir gol attık ama yardımcı hakem pasif ofsayt diyerek golü iptal etti. Ben bağırıp çağırmaya başladım ama hakem haksız olduğunu bildiği için hiçbir şey yapamıyor. Ben de gittim sahanın ortasına oturdum. Yine de atılmadım. En sonunda Ahmet Suat hoca beni oyundan çıkarttı.

Bu özgüveniniz birçok maçta işe yaramış. Liverpool maçından önce arkadaşlarınıza ne söylemiştiniz? 
O zaman milli takımdan dolayı Avrupa tecrübem vardı ama takımda başka hiç kimse yabancı oyunculara karşı oynamamıştı. Liverpool da o zaman dünya deviydi. Baktım bizim arkadaşların bacakları titriyor. Ben de ne yaparsam onları yüreklendiririm diye düşünüyorum. Maç başlamadan önce, top bana ilk geldiğinde çalım yapayım diye düşündüm. Öyle ki onların da insan olduğunu anlasınlar.

Düşündüğünüzü yapabildiniz mi?
Aynen yaptım. Kevin Keegan’ı çalımlamıştım. Zaten ikimizi benzetiyorlardı ama ben ondan daha yakışıklıydım!

O maç devam ederken horon teptiğiniz doğru mu? 
Sadece o maçta değil, birçok maçta yaptım. Taraftar isterdi, ben de yapardım. O maçta topu Kevin’ın önüne doğru attım, o almadan önce biraz oynadım, o şaşırınca da hop diye topu aldım. Neye uğradığını şaşırdı!

Rakipleriniz sinirlenmiyor muydu? Taraftarların önünde rezil oluyorlar… 
Hepsi bana gıcık oluyordu. Liverpool’lular da gıcık olmuştu. Belki biraz da bu yüzden rövanşta bizi madara ettiler!

Trabzonspor’da üç şampiyonluk görmenize rağmen kulüp neden maddi açıdan sıkıntı yaşıyordu?
Federasyondan bir gelirimiz yoktu. Sadece gurur duyuyorduk, tarihe yazılıyordu o kadar. Bütün paralar bir başkanın cebinden çıkıyordu ve kulüp, başkana borçlanıyordu. Parasını geri almak için tek çaresi futbolcu satmaktı. Ben de takımın en haylazı olarak göze batıyorum. Tabii başkan beni sattı.

Fenerbahçe’ye gitmeniz sorun olmadı mı? 
Fenerbahçe, Trabzonspor’dan her zaman büyüktür. Bunu kabul etmek lazım. Buna rağmen istemeye istemeye gittim. Beni göndereceklerinden emin olunca İstanbul’a gelip Galatasaray’la anlaştım. Beni İtalya’ya kaçırıp transfer dönemi bitene kadar saklayacaklardı. Çocuğum doğacağı için kabul etmedim. Anlaştığımız günün ertesinde sabah uçakla Trabzon’a gidecektim ama gece içkiyi fazla kaçırınca uçağı da kaçırdım! O zaman da günde tek uçuş vardı. Fenerbahçe’nin yöneticileri fırsat bilip beni Balat’ta bir evde bastı. Galatasaray’ın verdiğinden çok fazlasını teklif ettiler. Ben de baktım arada kalıyorum, “Ben Trabzon’a gidiyorum, Trabzon’a ilk gelen beni alır” dedim. Fenerbahçe geldi, aldı.

Gençsiniz, eğlenmeyi seviyorsunuz, daha büyük paralar söz konusu… İstanbul’da yaşamaya hiç heves etmediniz mi? 
Milli takım için gelip gidiyordum ama yine de dar bir çerçevede düşünüyordum. Trabzon’dan ayrılmak beni çok korkutuyordu. Fenerbahçeli yöneticiler Trabzon’da tomar tomar parayı önüme koyup imzalamam için kağıtları verdiler. Bu çok zoruma gitti, “Bana bir saat izin verin” dedim. Gidip biraz hava aldım, sonra gelip imzayı attım.

Taraftarlar Trabzonspor’dan ayrılmamanız için bir yürüyüş düzenlemiş. Kaç kişi vardı? 
Tam sayı bilmiyorum ama demek ki beni çok sevmişler. Mahalledeki teyzeler yola çıkmadan önce bana kurşun dökmüşlerdi. Çocuklar beni öpmek için sıraya giriyorlardı.

Fenerbahçeli futbolcular sizi nasıl karşıladı? Takıma hemen ayak uydurabilmiş miydiniz? 
Hep Trabzonspor’daki ortamımı aradım. O zaman Fenerbahçe bir keşmekeşin içindeydi, gruplar vardı, amigolar futbolculara baskı yaparlardı. Ben onlarla hep kavga ettim. Bu yüzden istenmeyen adam oldum. Derbiler bile umurumda olmuyordu. Amigoları, gazetecileri, yöneticileri, hiçbirini ciddiye almıyordum çünkü kimseye yalakalık yapmıyordum. Her transfer döneminde gitmek istedim ama göndermediler. Ben Fenerbahçe’ye transfer olduktan sonra da Trabzonspor şampiyonluklar yaşadı. Gönlüm hep oradaydı, ertesi gün dönecekmişim gibi hissediyordum. Trabzonspor’a karşı psikolojik olarak iyi hissetmediğim için iyi oynayamıyordum.

Hocalarınızla aranız bozulmuyor muydu? 
Fenerbahçe’ye geldiğimde Rausch vardı. Beni çok severdi. Onunla aynı dünyaların insanlarıydık. Tercüman aracılığıyla da saatlerce konuşuyorduk. Maçlardan önce bana çay bardağıyla içki verirdi. “Deli olduğun için anca bunu içersen aklın başına gelir” derdi.

Peki sek rakı içmek işe yarıyor muydu? 
Hem de nasıl! Yine bir transfer döneminde gitmek istiyorum ama Rausch beni bırakmıyordu. Bir gece oturup sabaha kadar içtik, Beşiktaş’a gitmek için yalvardım. Sabah ezanı okunurken beni ikna edemeyeceğini anladı. “Kardeşin Osman’ı Rizespor’dan bana getirirsen gitmene izin veririm” dedi.

Siz de kardeşinizi rehin mi bıraktınız? 
Aynen öyle yaptım! O da burada çok sevildi.

Beşiktaş’ta da sabahlara kadar içmeye devam mı ettiniz? 
Beşiktaş’ta da Trabzonspor’daki gibi Anadolu takımı havası vardı. 15 yıl aradan sonra şampiyon olduk. Oraya daha kolay uyum sağladım. Gruplaşmalar yoktu. Necdet, Serdar ve Mehmet Ekşi Trabzonspor’dan takım arkadaşlarımdı. Rıza’lara, Ziya’lara abilik yaptım. Gencecik çocuklarla o takım şampiyon oldu.

Trabzonspor’da üç kere sert mücadele ettiğiniz için ayağınız kırılmış, sürekli kırmızı kart görürmüşsünüz ama Fenerbahçe’de hiç vukuatınız yok. Bu, takımı sahiplenmediğiniz için mi böyleydi? 
Trabzonspor’da hep hakemlere itiraz ettiğim için kart görürdüm. Hakkımızı yedirmek istemezdim. Çirkeflikten değil, sahiplenmekten… Mesela ayağım üç kere rakipler tarafından kırıldı ama hiçbirine tepki göstermedim.

Üç kere ayağı kırılan bir futbolcu nasıl büyük kulüplere transfer olacak kadar iyi oynamaya devam edebilir? 
O biraz karakter meselesi. Ben ayağım kırıldı diye yıkılmadım, hiçbir zaman çekingen biri olmadım.

Yurt dışından teklifi almış mıydınız? 
Trabzonspor’da oynarken Werder Bremen’den teklif almıştım ama kulüp beni satmamak için 10 milyon dolar fiyat çekti. O zaman dünyanın en ünlü futbolcusu Cruyff’tu. Onun fiyatı da 11 milyon dolardı. Tabii o zaman kulübün borcu yoktu.

Futbolu bıraktıktan sonra neler yaptınız? 
Elektrik malzemeleri üreten bir fabrikaya ortak oldum ama fazla uzun sürmeden batırdım. Herkes bildiği işi yapsın. Ben o işten anlamadığım için kazıklandım.

Teknik direktörlük de umduğunuz gibi olmadı mı? 
O iş de bana göre değil.

Geriye dönüp baktığınızda keşke kendime daha iyi baksaydım diyor musunuz? 
Hayır. İyi ki öyle yaşamışım. İyi ki yemişim, içmişim. Herkesten forslu bir hayat yaşadım. Nereye gitsem ayakta karşılanıyordum. İnsan bundan başka ne ister ki? Ölsem de gam yemem.

Kanka Sorusu – Müjdat Yetkiner: Fenerbahçe’ye geldiğinde aslan yelesi gibi saçlarına hayrandık. Kumar oynardın ama bizi yanaştırmazdın; gazinoya götürür, erkenden eve yollardın; bizi korurdun. Bizimle ilgili sen neler hatırlıyorsun?

Gençlerin hepsi benim kıymetlimdi. Bir şey istediğimde yapmak için yarışırdınız. Hepinizi çok sevdim.

Röportaj Hilal Gülyurt Fotoğraf Barış Tekin

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir