Cephede röveşata!

İçinde Çanakkale Savaşı, devamında Kurtuluş Savaşı olan Birinci Dünya Savaşı bu toprakları fazlasıyla etkiledi. Kulüplerimiz ve futbolcularımız da o mücadeleye hem sahada hem de cephede tam destek verdi


Çoğu kez futbolun bir savaş olduğu söylenir. Kazanma ülküsü, mücadele, melankoli, zafer veya yenilgi… Bu anlamda futbol ile savaş fazlasıyla benzeşir. İkisinde de takım oyunu oynarsanız kazanırsınız. Ahlaki değerler, inanç ve adanmışlık savaşta da, futbolda da elzemdir. Ve kapitalizmin yarattığı yeni futbol düzeninde tıpkı savaşta olduğu gibi erdemli bir mücadelenin kaybedilmiş bir zafer karşısında pek bir değeri yoktur. Zira her şey kazanmak üzerine kurulmuştur. Futbolun vahşi kapitalizmle harmanlanmadığı, sportif bir uğraş ve mütevazı bir alışkanlık olarak yeni filizlenmeye başladığı yıllar, insanlık tarihinin tecrübe ettiği ilk büyük Dünya Savaşı’na denk gelir. Diğer bir deyişle; modern futbolun kıtalararası yolculuğu ve kendi liglerindeki varoluş mücadelesi, bu dönemlerde savaşın gerçekleriyle devam eder. Büyük Britanya’da fabrikalardaki işçi kadınlar, cephedeki kocalarına yardım göndermek amacıyla futbol maçları organize ederler. Bu maçların seyirci sayısı bazen 20 bini geçer. Fiziksel anlamda güçlü ve dayanıklı olan genç futbolcuların hemen hepsi cephelerde yer alır ve birçoğu geri dönemez. İngilizlerin 600’den fazla futbolcusunu kaybetmesi, İttifak Devletleri cephesindeki Avusturya’nın geriye sadece iki futbolcusu kaldığı için milli takım çıkaramaması, savaşın futbola etkisinin en çarpıcı örnekleridir.

CEPHEDE FUTBOL MAÇI 
Futbol, Avrupa’nın birçok ülkesinde liglere ara verildiği bu yıllarda karşımıza savaş alanlarındaki kısa molaların vazgeçilmezi olarak çıkar. Birinci Dünya Savaşı başlayalı beş ay olmuş, verilen kayıpların sayısı henüz milyonlara ulaşmamışken, İsviçre sınırındaki Batı cephesinin bir tarafında İngilizler, diğer tarafında da Almanlar konuşlanmış. Takvimler 24 Aralık 1914’ü gösterdiğinde, Noel’i ailelerinden ve sevdiklerinden uzak geçirecek olan askerler özlemlerini kendi aralarında söyledikleri Noel şarkılarıyla dile getirmeye başlamış; siperlerden duyulan şarkılar, yerini karşılıklı “Mutlu Noeller” mesajlarına bırakmış. Bu mesajların sonrasında tedirgince mevzilerinden çıkan askerler, birbirlerine kumanyalarındaki yiyecek ve içecekleri ikram edip; hem kendileri, hem de geride bıraktıkları için hep birlikte dualar etmişler. Aynı gün ipliklerle tutturulmuş samandan yapılan bir top ve tahta çubukların ucuna iliştirilerek kale direği olan miğferler eşliğinde yapılan futbol maçı ise kendiliğinden oluşmuş bu ateşkesin belki de en özel yanı olmuştu. Maç sonunda Alman askerler, İngiliz askerlerini 3-2 yenmişti. Tarihe “Christmas Truce” (Noel Ateşkesi) olarak geçen bu olay, bir bakıma savaşın bütün acımasızlığına karşı futbolun barışçıl gücünün galip gelmesidir. Ve bu yüzden o gün oynanan sıradan bir futbol maçı değildir.

MAÇA BEKLENİRKEN ŞEHİT HABERİ GELDİ
Savaşan Avrupa’dan Anadolu topraklarına doğru geldiğimizde, karşımıza sadece cephede düşmanla değil, yoksullukla da mücadele eden bir millet çıkar. 1880’lerde ülke sınırlarına gelen futbol, işte tam bu imkansızlıkların içinde var olma mücadelesi vermektedir. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki Kurtuluş Savaşı sürecinde futbolcuların birçoğu gönüllü olarak silah altına girmiş, birçoğu cepheden toprak sahalara ne yazık ki geri dönememişti. Kulüpler cephede şehit olan futbolcularının eksiklikleriyle ve zorlu koşullarla mücadele etti. Hiçbir gelirleri yoktu. Savaş ülke ekonomisini de darmadağın edip, enflasyon oranı yüzde 300’lere vardığı için zaten kimsenin futbol kulüplerine maddi yatırım yapacak gücü de kalmamıştı. Yıkanmaktan eskiyen formalar oyuncuların üstlerinde parçalanıyordu. Bu kötü şartlarda ayakta durmaya çalışan futbolun erdemli bir amacı da vardı üstelik: Birlik ve beraberliği perçinlemek. Bu yüzden işgal kuvvetlerine karşı yapılan her müsabaka ayrı bir önem taşıyordu. Milli Mücadele döneminde futbol kulüplerinin azınlıklar ve işgal kuvvetleriyle sayısız müsabakası oldu. İzmir’de Altay ve Karşıyaka, Rum ve Ermeni futbol takımlarıyla; İstanbul’da Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe işgalci kuvvetlerin askerleriyle futbol maçları yaptı. Üç Büyükler arasında en fazla maç yapan Fenerbahçe’ydi. Sarı-lacivertliler, üç yıllık zaman diliminde oynadığı 50 farklı müsabakanın 41’inden galip ayrılmıştı. Beşiktaş’ın yedi maçta bir, Galatasaray’ınsa 23 maçta yedi galibiyeti vardı. Aynı dönemlerde, Anadolu’ya gizlice sevk edilen silahlar sebebiyle sık sık işgalcilerin baskınına maruz kalan Fenerbahçe Kulübü, İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington tarafından kapatılmış, 70 günlük süre sonunda halkın baskılarından sebep tekrar faaliyetlerine başlamıştı.

İŞGALCİLER KARŞISINDA ALINAN SON ZAFER
29 Haziran 1923’teki General Harrington Kupası’dır. Futbolcular, İngiliz karmasını Zeki Rıza Sporel’in golleriyle 2-1’lik skorla mağlup ettiğinde Lozan Konferansı’nda görüşmede olan Türk heyeti adına İsmet Paşa’ya bir tebrik telgrafı gelmişti. O günkü maçta forma giyen futbolculardan birisi de sol açıkta oynayan Bedri Gürsoy’du. Gürsoy verdiği bir demeçte “Hem havan topuyla, hem futbol topuyla savaş kazanan tek ülke biziz!” diyerek işgal sürecinde oynanan maçların gurur meselesi olarak görüldüğünü belirtmişti. Çanakkale, Birinci Dünya Savaşı’nın en zor cephelerinden biriydi. Öyle bir savaş düşünün ki metrekareye 6 bin adet mermi düşmekte, mermiler havada çarpışmaktaydı. Ülkedeki seferberlik durumuna futbolcular da kayıtsız kalmamış, birçok kulübün futbolcuları gönüllü olarak silah altına girmişti. Bugün elimizdeki veriler üç büyük spor kulübünün tuttuğu kayıtlar sebebiyle sadece bu kulüplerdeki futbolcuları söylese de yeni kurulan Vefa, Üsküdar Anadolu, Beykoz, Anadolu Hisarı, Altınordu, Hilal, Eyüp, Karşıyaka, Altay, Beylerbeyi kulüplerinden de sporcuların Çanakkale Cephesi’nde savaştıkları biliniyor.

Futbolculardan bir kısmı bir daha dönmemek üzere cepheye gitmiş, bazıları ise komutanlarından aldığı özel izinle saatler süren yolculuğun ardından takımları ile maça çıkıp, maç sonu tekrar cepheye dönüyordu. Bu isimlerden biri de Fenerbahçe’nin sağ beki, Arif Emirzade’ydi.
Fenerbahçe savunmasının bel kemiği; önce Çanakkale’de savaşmış, ardında da Fransızlarla çarpışmak için Niğde’ye gönderilmişti. 1919-20 sezonunun ilk maçında İdman Yurdu ile yapılacak maça o da katılacaktı. Bu maç için komutanlarından özel izin almıştı. Tıpkı cephede şehit düşen, takım kaptanları Galip Kulaksızoğlu gibi… Maçın başlamasına saatler kala onun yerine acı haber geldi. Niğde’nin Bor Ovası yakınlarında, kalbine aldığı tek bir kurşunla, 28 yaşında şehit olmuştu. Maç başlamadan Arif’in 2 numaralı forması santra çizgisine koyulan bir sandalyeye asılmıştı. Futbolcular sahaya 11 kişi değil, 10 kişi çıktı. Fenerbahçeli futbolcular o gün Arif için oynamış ve tarihlerindeki en farklı galibiyeti almışlardı. Rakip kaleye 11 gol yollayan Fenerbahçeliler, maç sonu İdman Yurdu oyuncularıyla birlikte Arif’in formasının yanında saygı duruşuna geçip dua etti. Arif Emirzade gibi “Önce vatan” diyerek cepheye koşan futbolcuların her birinin farklı hikayesi vardı aslında…

CEBİNDEN BEŞİKTAŞ ŞİİRİ ÇIKAN ŞEHİT 
Vatan aşkı uğruna gidilen cephelerde tıpkı ana-babaya ya da sevgiliye duyulan özlem gibi, şüphesiz onurla taşınılan formalar da unutulmamış, özlenmiştir. Kimisi, yanında taşıdığı siyah-beyaz bir fotoğrafla hasretini az da olsa dindirir, kimisi en yürek burkanından türkü söyler, kimisi de kağıda yazdığı birkaç dizeyle duygularını dile getirir. İşte o dizelerden bir tanesi de Beşiktaş kaptanı şehit Kazım’ın kaleminden kağıda dökülmüştü. Askeri üniformayı giydiği ilk günlerde kendisini tanıyan komutanın “Emir erim ol” teklifine “Ben sporcuyum. Diğerlerine göre daha sağlıklı ve atiğim” diyerek yanıt veren futbolcu, Çanakkale’de Anzaklar’a karşı savaşmıştı. Edebiyata gönül vermiş vatansever bir futbolcuydu. Görev aldığı 27. Alay’daki mevzisine gelen bir gülleyle şehitlik mertebesine ulaştığında cebinden kanlar içinde bir kağıt parçası çıkmıştı:

“Biz on bir arkadaşız, lakin arkamız daha var
Bu zevk alemi dar zannedip de aldanalım
Vekar hak gibi sakin, nezih ve saf olalım
Fakat bu hal ile kuvvet gibi cesur olalım”

Kazım şehit olduğunda cebinden çıkan bu şiir, Beşiktaş’ın ilk ve belki de en önemli şiiriydi. Beşiktaş için, Beşiktaş forması giyen ve şehit olan bir futbolcu tarafından kaleme alındığı için özeldi. 1908-11 yılları arasında üst üste üç kez şampiyon olan Galatasaray takımının birçok futbolcusu, aynı zamanda Galatasaray Lisesi’nde eğitim gören öğrencilerdi. 1915 yılında Çanakkale’den her gün şehit haberi geliyordu. Galatasaray Lisesi’nde okuyan öğrenciler askerlikten muaf olmalarına rağmen cepheye gidebilmek için askerlik şubesinin kapısında sabahlayarak zorla kendi isimlerini yazdırmışlardı. İngiliz oldukları halde cephede yer almaktan çekinmeyen Abdurrahman ve Ahmet Robenson kardeşler, Celal İbrahim, Ali İdris, Ahmet Refik, Hasnun Galip, Emin Bülent, Ahmet Esat Tomruk… Hepsi gönüllü askerlerdi. Galatasaray Lisesi, 1915 yılında hiç mezun veremedi. Kaleci Abdurrahman Robeson önce Çanakkale’de, ardından Kafkas Cephesi’nde savaştı. Kafkas Cephesi’nde donarak şehit düştüğünde göğsünde Galatasaray arması vardı. Hasnun Galip, Ali İdris, Ahmet Refik, Ethem Mehmet, Aziz Ulvi, Yusuf Cemal ve ismini sayamadığımız diğer futbolcular da Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nın diğer cephelerinde şehit düştüler. İsimleri, mezun olamadan şehit olan diğer öğrenciler ile birlikte Galatasaray Lisesi’nin avlusundaki köşede, “Vatan uğruna şehitlerimiz” yazısının tam altında bulunuyor şimdi.

İNGİLİZ SİPERİNE SIZAN GALATASARAYLI 
Bir de adına kitaplar yazılan, filmler yapılan Galatasaraylı İngiliz Kemal var… Lisede önce futbol takımında oynamış, ardında da boksa merak salmış biri. Gerçek ismi Ahmet Esat Tomruk. Türk birliklerinin cephanelerinin tükenmekte olduğu bir an, bütün cesaretini toplayarak İngiliz mevzilerine girmeye karar verdi. Mükemmel bir İngilizcesi vardı. Ölen İngiliz subaylarından birinin kıyafetini giyerek aralarına sızdı. Önce İngilizlerin silahlarını koyduğu çadırı bulup içeriden alabildiği kadar mühimmat aldı ve hepsini arkadaşlarına verdi. Sonra da kalan cephaneliği işaret ederek imha edilmesini sağladı. İngilizler, cephede gösterdiği cesaret ve üstün başarıdan dolayı bizzat Mustafa Kemal Atatürk tarafından madalya takdim edilen Ahmet Esat Tomruk’un başına 200 altın koydu. Bu sefer de sahte bir kimlik çıkartarak, kendisi arattıran İngilizlerin arasına “Yüzbaşı Wood” olarak sızdı ve buradaki görevini de başarıyla tamamladı.

Tomruk, savaş sonrasında da Türkiye için sayısız benzer görevde bulundu. Galatasaray Lisesi’nden mezun olamamış ve sporculuk kariyerini devam ettirememişti belki ama hem savaşta, hem de sonrasında vatanı için sayısız görevi başarıyla yerine getirmişti. Gönül isterdi ki vermiş olduğu hizmete layık bir şekilde yaşamının son günlerini rahat koşullar içinde geçirsin. İstiklal mücadelesinin nice isimsiz kahramanı gibi Tomruk’un da son yılları yokluk içinde geçti, dünyadan 1966 yılında sessiz sedasız ayrıldı. Hikayesini bu satırlara sığdıramayacağımız çok futbolcu var ve birçoğunun isimlerini bilmiyoruz. Savaş yıllarına ait elimizde kalan bilgiler sadece Galatasaray Kulübü tarafından saklanan kayıtlar. Beşiktaş’ın kulüp binasının yağmalanması, Fenerbahçe Kulübü’ndeki yangın, Anadolu kulüplerinin arşiv tutmaması sebebiyle, aslında bildiğimiz isimlerden çok daha fazlası bulunuyor. Sadece yitirdiklerimiz değil, cephede mücadele edip geri gelenler de bizim kahramanlarımız. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nın farklı cephelerinde görev yapan Beşiktaş’ın kurucusu Ahmet Fetgeri Aşeni, Galatasaray’ın üç sene üst üste aldığı şampiyonlukta kalesinde sadece beş gole izin veren ve rekoru halen kırılmayan efsane kalecisi Ahmet Robenson gibi…

Bir de Fenerbahçe’den dört-beş arkadaşını alıp Altınordu’ya (şimdiki Altınordu’yla bağlantısı yok) giden “Otomobil Nuri” gibiler var. İttihat ve Terakki’nin kurduğu kulüpte oynayan bütün futbolcular askerlikten muaftı. Bazıları zor geldiği için Fenerbahçe’den ayrılarak Altınordu’ya gitmişti. En başarılı oyuncularını cephede şehit veren, diğerlerini de Altınordu’ya kaptırmış haliyle bile sarı-lacivertliler Altınordu’yu 7-0 yenmişti!

Yazı Sema Tuğçe Dikici

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir