Yakın Markaj: Ercan Taner

Maç anlatmaya nasıl başladı? “Sergen attı şampiyonluk geldi!” dedikten sonra neden pişman oldu? En çok hangi maçı anlatırken zorlandı? Biz sorduk, Ercan Taner cevapladı… 


Küçükken kendi oynadığınız maçları anlatır mıydınız?
Anlatırdım. Evde kendime stat ortamları yaratıp başkalarının maçlarını da anlatırdım.

Bunu yapmaya kaç yaşınızda başladınız?
Şanslıyım çünkü rahmetli teknik direktör Ziya Taner’in oğluyum. Babam Ankaragücü, Eskişehirspor, Beşiktaş gibi takımları çalıştırdı. Ankaragücü’ne Türkiye Kupası kazandıran oydu. Onun sayesinde futbolu çok sevdim.

Sizi de futbolcu olarak yetiştirmeye çalışmış mıydı?
Ankaragücü minik takımında oynadım. Sol ayağım çok iyi olduğu için kendime güveniyordum ama babam bana ne yaparsam yapayım hiçbir zaman 1. Lig oyuncusu olamayacağımı söyledi.

Genelde babalar çocuklarını olduklarından daha yetenekli görmez mi? Çok üzülmüş müydünüz?
Futbolda öyle bir şey yok, olur ya da olmaz. O da bana “En iyi ihtimalle 3. Lig’de oynarsın” demişti. Futbol çabukluk gerektirir, bende o yoktu. 11 yaşımda bunu öğrendim ama geçemeyeceğim oyuncu yoktu, onu da söyleyeyim! Hızlı değildim ama teknik kapasitem yüksekti. Çalım atmaya bayılırdım.

Futbolu hemen bıraktınız mı, yoksa babanızın takımlarında mı oynadınız?
Amatör takımlarda oynadım ama yardımcı antrenör gibi hep babamın yanındaydım. O zaman prosedürler bu kadar fazla değildi. Beşiktaş’ta Milic ve Stankovic’le çalışmıştı, sonra teknik direktör oldu. Ben de o arada Vefa’nın yıldız takımında oynadım.

Evde kendinize yarattığınız stat ortamları nasıldı? Hangi malzemeleri kullanırdınız?
Yastıklar, formalar, toplar… Wembley’e çıkıyorum! Halit Kıvanç’ı dinlerdim ama onu taklit etmezdim. Ajax, Bayern Münih’i 4-0 yenmişti, “Bunlar kim yaa?” dedim, onların maçlarını anlatmaya başladım mesela. Bir maçta Cruyff oluyorum! Hollanda’nın kalecisinin kazağı sarı ama televizyon siyah-beyaz olduğu için beyaz sanıyorum!

Anneniz, babanız “Delirdi bu çocuk!” demiyorlar mıydı?
Kızmıyorlardı ama her şeyi kırmaya başladığım için annem yün yumakla oynamamı şart koşmuştu. Sonra eve arkadaşlarımı da çağırıp işi büyütmeye başladım. Bizim salon Bernabeu oldu bu sefer. Perdeler kale filesi, yüzümü yıkayıp ıslak bırakıyordum; çok koşmuş terlemişim! Saksıdan toprak alıp çamur yapıyorum, üstüme başıma sürüyorum! Gollerin ağır çekimini bile yapıyordum!

Mahalle maçlarında arkadaşlarınız sizden maçlarını anlatmanızı ister miydi?
Maçlar kıran kırana geçtiği için kimsenin aklına gelmiyordu. Fındıkzade’de bir arsa vardı, sonra oraya apartman diktiler, her şey bitti.

İlkokuldayken ne iş yapmayı hayal ediyordunuz? 
Matematiğim çok iyiydi ama ben itfaiyeci olmak istiyordum. Kırmızı araçlar çok hoşuma giderdi. Ortaokulda “Televizyoncu olacağım” demeye başladım. İngiltere’de Süt Kupası ve Kral Kupası oynanırdı. Arsenal, Tottenham, Nottingham Forest… Televizyonda o maçların yayınlarını izleye izleye daha çok özendim. Derken TRT spiker alımı yapacağını açıkladı. Ben de o sınava girdim.

Sınavda sizden bir maç anlatmanızı mı istediler?
O aşamaya gelene kadar çok elemeden geçtim, aylarca uğraştım. Sonunda Ankara’ya gittim. Orada bana bir Bursaspor-Fenerbahçe maçı anlattırdılar. Tabii oynanmış bir maç. Haber sundum, radyo için metin okudum, uzunca bir staj döneminden geçtim, eğitim aldım, sağlık kurullarından geçtim, güvenlik soruşturmalarından geçtim ve kabul edildim.

İlk canlı maç anlatımınızı kaç yaşınızda yapmıştınız? Hangi maçtı? 
18 yaşımdaydım. Beşiktaş-Adana Demirspor maçıydı ve Beşiktaş’ın teknik direktörü babamdı! Maç 0-0 bitti. Beni özellikle o maça vermişlerdi, tarafsız kalabildiğimi gördükten sonra bana güvendiler ve üç yıl içinde Avrupa Şampiyonası’nın açılış maçını anlatacak duruma geldim.

Kariyerinizde ilk maçınız kadar zorlandığınız başka maçlar da oldu mu? 
Benim için dünyanın en zor maçları milli takımın arka arkaya gol yediği maçlar ve Avrupa Kupası maçlarıdır. Seyirci çok öfkelidir ve işler zorlaşır. Maalesef buna çok denk geldim. Bir Macaristan maçı var, “Yeni umutlar” diye giriş yaptım, 11’inci dakikaya kadar dört gol yedik!

En farklı skor hangisiydi?
Türkiye, Londra’da İngiltere’yle oynadı, biz de İlker Yasin’le birlikte anlattık. Skor 8-0! Maç bitmek bilmiyor, durmadan gol yiyoruz!

Maç anlatırken içinizden geçenlerin ne kadarını söyleyebiliyorsunuz? “Yapma Hayrettin, daha kadroları bile saymadım!” gibi serzenişlerinizin tamamını duyuyor muyuz? 
Tabii tamamını değildir, ani bir gelişme olduğunda söylüyorum. Hayrettin’inki PSG maçıydı, hiç beklenmedik bir gol yemişti. Yine anlattığım bir derbi maçında kavga çıktı. Bir futbolcu diğerine kafa attı ve ben bunu kafa golü anlatır gibi “Bir kafaa!” diye anlattım. Demiş bulundum, ne yapayım?

Duygularınızı işin içine karıştırıp sonra pişman olduğunuz oldu mu?
“Sergen attı, şampiyonluk geldi!” dedikten sonra saatime bakıp maçın bitmesine daha 4 dakikadan fazla olduğunu fark ettim. Bir derbi anlatıyorum ve Beşiktaş’ın rakibi Galatasaray. “Bu lafı ettin ama arka arkaya Galatasaray golleri de gelebilir” dedim kendime.

Sizi en çok heyecanlandıran futbolcular hangileriydi?
İlk olarak Cruyff tabii ki. Pele muhteşem bir oyuncuydu. Maradona ve Messi de öyle. Hepsi zamanlarında büyük. Maradona hâlâ tahtında oturuyor ama Messi bir Dünya Kupası kazanırsa işler değişebilir. Sadece onlar da değil, mesela Gerd Müller gibi bir futbolcu bu dünyaya bir daha gelmeyecek. 71 maçta 69 gol ne demek!

Türkiye’deki maçlarda sizin için özel futbolcular var mıydı?
Hakan Şükür, Alex, Hagi, Sergen Yalçın farklıdır. Bursaspor’da Mesut Şen vardı, Eskişehirspor’da Fethi Heper, Altay’da Mustafa Denizli, İstanbulspor’da Cemil Turan… Bunlar önemli futbolculardı.

Geç kalmak, notları kaybetmek gibi maç anlatırken yaşadığınız aksilikler oldu mu?
Pek olmadı. Hastayken çok maç anlattım. İlaç da alamıyorsunuz çünkü gribal ilaçlar uyku getiriyor. “Enerjinin” gittiği oldu bir seferinde! Elektrik yerine enerji dedim diye dillere düştüm. İtalya’da anlattığım Napoli maçında bir futbolcuyu arıyorum ama bulamıyorum. Hava o kadar sisli ki maçın oynanmaması lazım. Meğer benim maç boyunca bulamadığım adam maçın ilk dakikalarında kırmızı kart görmüş!

Sosyal medya kullanımı yaygınlaşmaya başladıktan sonra işiniz daha zor hale geldi mi? 
Onu fark ettikten sonra bir ara Twitter hesabımı kapattım ama uzak kalamadım çünkü çok önemli bilgiler paylaşan kurum ve kişilerin hesapları var; onları takip etmem gerekiyor. Bir de sürekli hakaret eden, küfür eden bir kitle var ama yapacak bir şey yok.

Bahsettiğiniz kitle hangi takımı tuttuğunuz konusunda da sürekli eleştiriyor ama bir karara varamadılar. Bunu özellikle mi açıklamıyorsunuz?
Alex’in gollerini heyecanla anlattığım için Fenerbahçeli, Hagi’ninkilerde çok bağırdığım için Galatasaraylı, “Sergen attı, şampiyonluk geldi” dediğim için de Beşiktaşlı dediler. Demek ki iyi bir denge kurmuşum. Maç başladığı zaman hangi takımı tuttuğumu belli edersem o mikrofonu bana vermezler. Güzel bir gol atıldığında o golün hakkını vermek lazım.

Milli takım Almanya’dan güzel bir gol yediğinde ne yapıyorsunuz peki?
Genelde müthiş atıyorlar zaten! Macaristan maçında 25 metreden öyle bir gol yedik ki heyecanımı saklayamadım, sonra toparlamaya çalıştım.

Anlattığınız maçlarda saha içinde oyundan farklı olarak gelişen olayları anlatmak zorunda da kalıyorsunuz. En komiği bir Beşiktaş maçında sahaya atılan, ucu ısırılmış köfte ekmek olabilir mi? 
Onun gibi daha neler var! Muhabirlik yaptığım maçlar çok eğlenceliydi. Bir maçta İskender Günen’le Ulvi Güveneroğlu kavga ediyordu. Ben de kameramanla olay yerine girdim. Hakem Sadık Deda beni dışarı çıkarmaya çalışıyor ama giderayak futbolcularla konuşuyoruz! Gol sevinçlerini sahanın içinden çekerdik. Derbilerden önce hakem odasına gider, röportaj yapardık.

Kavga çıktığında, sakatlık olduğunda özellikle radyo için maç anlatıyorsanız kendinizi nasıl frenliyorsunuz?
Özellikle sakatlıkları anlatmak kolay değil çünkü o yayını futbolcuların yakınları da dinliyor. Çok ciddi sakatlıklara da şahit oldum, onları hatırlamak bile istemiyorum. Gülerek hatırladığım şeyleri anlatayım…
Bir maçta Göztepe’nin kalecisi gelen bir şutu kontrol etti, ben de böyle anlattım. Sonra bir baktım ki santra olmuş, meğer kaleci topu kolunun altında tutarken düşürmüş! Sahalar o kadar bozuktu ki bir Eskişehirspor maçında futbolcu gol attım diye seviniyor ama top çizgide kalmış!

Sizi sokakta görenler sesinizden tanıdıklarında nasıl tepkiler veriyor?
Sesimden tanımaları zor olmuyor. Hemen futbolla ilgili bir şeyler konuşmak istiyorlar. Olsun, seviyorum. Sadece futbolu değil, tüm spor dallarını seviyorum. Bazı basketbol maçlarını izlerken tanınmaz hale geliyorum. Kendi kendime konuşurum, bağırırım, son saniyeleri izleyemem…

2003’teki Konfederasyonlar Kupası’nda en iyi ikinci spiker seçilmişsiniz. Ne dediğinizi bile anlamazken sizi nasıl beğenmişlerdi? 
Fransızlar seçmişti. Türkiye-Fransa maçındaki heyecanımdan etkilenmişler. O maçta beni çekmişler, iyi olduğuma karar vermişler.

Maçlarda heyecanınızı nelerden çıkarırsınız? Ayağa mı kalkarsınız? Tırnaklarınızı mı kemirirsiniz? 
Camı çerçeveyi bile indirebilirim! Az önce bahsettiğim turnuvada acayip bir diş iltihabı sorunu yaşamıştım. Orhan Ayhan beni alıp hastaneye götürdü. Türkiye-Fransa maçından bir gün önce, doktora da ertesi gün maç anlatacağımı söyledi. Doktor bana bir iğne yaptı, sonra da “tıkırt” diye bir ses geldi. Meğer bana ağrı veren siniri kesmiş. “Yarın maçı anlatırsın, rahat ol ama Fransa’yı yenmeyin” dedi. Yenemedik zaten.

Bir gün hikâyelerinizi bir kitapta toplamak isteseniz yazmaya hangisinden başlardınız? 
Mert Aydın’la birlikte yaptığımız, Ateş Arabaları adında bir programımız var. Orada sanat, spor, kitap, müzik, tarih, her şey var. Onu kitaplaştırmaya çalışıyoruz. Radyo programı olarak Sedat Simavi ödülü aldık, kitaptan da maddi bir beklentimiz yok; amacımız o yolla da insanlara ulaşmak. Bunun için çok çalışıyoruz. Hatta benim için çok değerli olmasına rağmen işim dolayısıyla ödülümü benim yerime eşim almıştı.

Yine böyle maç anlatmak zorunda olduğunuz için kaçırdığınız başka şeyler de oldu mu? 
Annemin vefatından bir hafta sonra anlattım, hiç kolay değildi. 15 saatlik yolculuktan sonra bile çıkıp maçını anlatıyorsun; bu senin görevin. Bir kupa maçı için Trabzon’a gitmem gerekiyordu ama kardan dolayı uçak geri döndü. İlhan Cavcav bizi de takım otobüsüne almasa maça yetişemeyecektik.

Hayatınızın en önemli maçları hangileriydi? 
4-3’lük Fenerbahçe-Galatasaray derbisini anlatmıştım. Daha önce hiç derbi tecrübem olmamasına rağmen o maçı ben anlatmıştım. Hayalim Türkiye’nin Dünya Kupası finalini anlatmak. Galatasaray’ın Avrupa’daki başarısının yeri bende başkadır. Özellikle Leeds United maçını unutamam. Maçtan önce iki İngiliz taraftarın Türkiye’de öldürülmesi herkesi germişti. Hakan Şükür gol atınca ben de bir patlama yaşamıştım. Bize “Maçtan önce ve sonra otelden çıkmayın, sokakta Türkçe konuşmayın” demişlerdi.

Yurt dışında atlattığınız başka badireler de var mı? 
1990 Dünya Kupası’nda İngilizler elendi ve ben de Türkiye’ye dönerken onlarla aynı trendeydim. Oğlumun doğduğunu üçüncülük maçı olan İngiltere-İtalya karşılaşmasından önce öğrenmiştim. Trendeki tek Türk bendim. Oğlumun olduğunu öğrenince kaybetmelerine rağmen kutlama yaptılar, beni eğlendirdiler. Bir de uğursuzluklar var. Mesela 1996 Avrupa Şampiyonası’nda Türkiye-Hırvatistan maçı oynanacak, biz de Acun Ilıcalı’yla program yapacağız. İzin alıp sahaya girdik ama sadece bir kez şut çekmemize izin verdiler. Acun vurdu, top direkten döndü ve bizi sahadan çıkardılar. O turnuvada hiç gol atamadık!

Türkiye’de hangi statlarda maç anlatmak zor? Hangi takım taraftarının yayına seslerinin gitmesinden çekinirsiniz? 
Vedat Okyar, Metin Tekin ve ben bir Beşiktaş-Samsunspor maçında görevliydik. Beni o tribün kadar zorlayan başka bir tribün çok az olmuştur. Herkes cinnet halindeydi. Sesler yayına geliyor, dönüp bize küfür ediyorlar. Yine Beşiktaş’ın Dinamo Tiran maçı var. Arnavutlar gol yiyince çok sinirlendiler. Golü bağırarak anons ettiğim için kafayı bana taktılar, camları yumrukluyorlar! Polis geldi de çıkabildik. Yine unutamadığım Club Brugge-Milan maçı var. Brüksel’de stat çıkışı atlı polislerin bana doğru geldiğini gördüm. Bir baktım coplar çıktı! Arkadaşımla beraber koşmaya başladık. Öyle kaçtık!

Gelecekle ilgili planlarınız neler?
Yarışma programına yeniden başlayabilirim. Moderatörlük yapmaya devam ediyorum. Mert Aydın’la birlikte yazdığımız kitabı ilerletmeye çalışıyorum. Spikerlik zaten benim için vazgeçilmez.

Röportaj Hilal Gülyurt Fotoğraf Barış Tekin

Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir