“Galatasaray’la hâlâ çok iyi ilişkilerim var”

Donetsk’te 10 yılı geride bırakıp Zenit’in başına geçen Mircea Lucescu’nun kalbinde Türkiye’nin yeri ayrı. Acaba bu durum, Türkiye’ye tekrar geleceğinin bir habercisi olabilir mi?


Galatasaray ve Beşiktaş döneminde kalitenizden kuşku duyanlar vardı ama ayrıldıktan sonra elde ettiğiniz başarılarla birlikte Türkiye’de hemen herkes sizin muhteşem bir hoca olduğunuzu düşünüyor…
İnsanların benim kalitemden neden şüphe duyduklarını anlamıyorum. Galatasaray’la Avrupa Süper Kupası’nı kazandım, ligde şampiyon oldum. Ayrıca Galatasaray’daki ilk sezonumda şampiyonluğu çok zor bir durumda kaybettik. Hatalı kararlar yüzünden şampiyonluklar kaçırdık. Belki daha iyi olabilirdi ama Türkiye’de iyi iş yaptığımı düşünüyorum.

Sonra Şahtar Donetsk’teki başarınızın sırrı neydi? 
Hayatını futbola adamış bir başkanla çalıştım. Aynı zamanda kulübün de sahibi. Türkiye’de bu, çok daha zor. Başkanlar seçimle geliyor ve ortalama iki yıl görevde kalıyor. Bir teknik direktörün uzun süreli sözleşme imzalaması mümkün olmuyor. Çünkü her gelen başkan kendi teknik direktörünü getirmek istiyor. Öyle olunca teknik direktörler sadece bir yıl takımda kalıyor. Bir yılda bir takım inşa edemezsiniz. Kısa vadede kazanmak çok zor. Ancak şansla bir şeyler kazanabilirsiniz.

 

Türkiye’de savunma takımı kurmakla eleştirildiniz ama Şahtar’da aksini kanıtladınız…
Ama Türkiye’de savunma takımı kurduğum doğru değil! Hem Galatasaray’da hem de Beşiktaş’tayken diğer takımlardan daha çok gol attık. Gol averajımız da diğerlerinden daha iyiydi. Taktiksel olarak daha farklı oynadığımız doğru ama bu başka mesele.

1985’te “Türkleri seviyorum” şeklinde bir demeciniz var. Henüz Türkiye’de çalışmaya başlamamıştınız. Bu sevginin sebebi neydi?
Hatırlamıyorum (gülüyor). O dönem Dinamo Bükreş’te forma giyiyordum. Türk takımlarına karşı çok maça çıktım. Statlardaki atmosferden çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Bugün de aynı şekilde düşünüyorum; böyle taraftarı hiçbir yerde görmedim. Belki Dortmund taraftarı yarışır. Belki de bunun için “Türkleri seviyorum” demişimdir.

1978’de futbolcuyken Fenerbahçe ile idmana çıktınız. Ardından “Kulübüm izin verirse Fenerbahçe’ye gelirim” dediniz. Peki neden gelmediniz?
Çünkü sosyalist bir rejim vardı ve o dönem kimse bir yere gidemezdi. Çok gençtim. Evet, Türkiye’ye geldim. Yanımda Ion Nunweiller de vardı. Kulüp izin vermeyince geri döndüm. Nunweiller, Datcu, Sasu gibi oyuncular 30 yaşını geçtiği için onlara izin verdiler. 1970 Meksika Dünya Kupası’na kalma başarısı gösteren oyuncular için bir anlamda ödül gibiydi.

O zaman futbolcuyken Fenerbahçe formasını giymek istediniz, öyle mi?
Evet, Fenerbahçe’de çok büyük futbolcu olabilirdim. 19-20 yaşlarındaydım. Dinamo Bükreş’le 1. Lig’e çıkmıştık. Oradayken ilk uluslararası maçımı Fenerbahçe’ye karşı oynadım ve gol attım. Datcu, Fenerbahçe forması giyiyordu. Aramız çok iyiydi. Daha sonra İtalya’da Pisa’da teknik direktörlük yaparken de Fenerbahçe başkanı beni aradı ve İstanbul’a geldim. Başkanla yemek yedik. İş sadece imzaya kalmıştı ama ama ben İtalya’da kalmaya karar verdim.

Fenerbahçe’ye gelmiş olsaydınız sizin için tarih daha farklı yazılır mıydı?
Hayat bana daha sonra Galatasaray’ı çalıştırma fırsatı verdi. Sonra Beşiktaş’a gittim ama asla Fenerbahçe’ye gidemedim. Çok garip (gülüyor)… Fenerbahçe forması giyebilirdim, onların teknik direktörü olabilirdim ama ezeli rakiplerinin teknik direktörü oldum. Hayat…

Gheorghe Hagi, 2001’de Şampiyonlar Ligi’nde Real Madrid’e karşı 3-2 kazanılan maçın devre arasında size bağırdığını söyledi. Orada neler yaşandı?
O bana bağıramaz, ben ona bağırırım (gülüyor). Sadece cevap vermeye çalıştı. İlk yarıda ondan sahanın her yerinde olmasını istemiştim. Galiba biraz kafası karıştı. İkinci yarı sahada kalmak istemedi. Sonra Jardel de ona uydu ve o da çıkmak istedi. İlk yarıyı 2-0 kaybetmiştik. Utanç vericiydi. Sonra ben bağırmaya başlar başlamaz Jardel ayakkabılarını hemen geri giydi. Onlara “Kazanmadan soyunma odasına dönmeyin” dedim. Tarihin en iyi ikinci yarı performanslarından biriydi. Aslında Pierluigi Collina nizami bir golümüzü yedi. Normalde o maç 4-2 biterdi. Onlarla karşılaşmak bile önemliydi.

Kariyeriniz boyunca hakemlerden şikâyet ettiniz…
Ben genellikle takımlarımı kazanmak için kurarım! Eğer hakemler yanlış karar veriyorlarsa normal olarak eleştiriyorum. Ben hata yaptığımda da herkes beni eleştiriyor. Bu çok normal. Hakemler hata yapıyor ve o hatayla maç kaybediyorsanız sinirleniyorsunuz. Mesela Cem Papila (gülüyor)… Onu hiç unutmuyorum. O maçı kaybetmemiz için her şeyi yaptı. Beş futbolcumuzu oyundan attı ve şampiyonluğu kaybettik. Onun bir hata yaptığını söyleyemem çünkü en az 10 hata yaptı! Çünkü hata yapma niyetiyle maça çıkmıştı. Ama genel olarak hakemlerle bir sıkıntım yok. Sadece kötü niyet gördüğümde onlarla tartışırım.

2001-02 sezonunun başında Galatasaray oldukça güçsüz bir kadroya sahipti…
İkinci yıl çok zordu. Çünkü 12 oyuncuyu kaybetmiştik. Hagi, Taffarel, Popescu, Okan, Emre, Ümit Davala… Takımı kiralık futbolcularla yeniden inşa etmek durumundaydım. Çoğu kalitesiz isimlerdi ama hepsi kazanmayı çok istiyordu. Ve başardık. Ligin ilk yarısında Sergen bize çok yardım etti. Daha sonra sakatlandı. Yine de ligin ikinci yarısı bizim için muhteşem geçti. O yıl hak ettiğim maaşı ancak Beşiktaş’ta çalışırken alabildim (gülüyor).

Şampiyon oldunuz ama sezon sonunda görevinize son verildi. Rahmetli Özhan Canaydın yönetimine kırgın mısınız? 
Hayır kimseye kırgın veya kızgın değilim. Her başkan kendi adamını getirmek ister. Özhan Canaydın, başka bir teknik direktörle çalışmak istedi, el sıkışarak ayrıldık. Bunun için tazminat bile almadım çünkü hak etmediğim bir parayı almak istemedim. Bir an önce çalışmaya başlamak en iyisiydi. Beşiktaş’ta da durum aynıydı. İki yıl daha sözleşmem olmasına rağmen takımdan ayrıldım, o parayı stat inşaatı için harcamalarını rica ettim.

Sizce en güçlü özelliğiniz hangisi? İletişim mi, yoksa taktiksel yaklaşımınız mı?
Bunun hakkında yorum yapamam. İşin uzmanlarına sormanız lazım (gülüyor). Ama dünyada en zor şey, 1 numara olmak, kazanmak… Başarılı olmak, çok fazla çalışmayı gerektiriyor. Çok iyi konsantre olmalısınız. Çok şey bilmelisiniz.

2006 Dünya Kupası şampiyonu İtalya’da teknik direktör Marcelo Lippi’nin teknik asistanlığını yapan Adriano Bacconi, modern analizi sizin keşfettiğinizi söylemişti… Bu doğru mu?
Evet doğru… 1990 yılından önce oyuncu-antrenör olduğum dönemde bunu yapmaya başladım. 15-16 yaşlarındaki bir grup çocuğu aldım, onlar adına tüm maçı analiz eden kâğıtlar hazırladım. O kâğıtta onların sahada ne yaptıkları analiz ediliyordu. Şimdi her şey çok kolay, bilgisayarlar var… Oyuncular kaç kilometre koştuğunu biliyor. İtalya’ya gittikten sonra Adriano Bacconi ile çalışmaya başladım. Tek tek tüm futbolcuların profillerini çıkardık, maçı sentezledik, benim felsefeme göre oyunu yorumladık ve sonra bunları bilgisayara aktardık. O günden bugüne analiz çok ilerledi ama bunu İtalya’da başlatan kişi benim.

Tüm Avrupa size saygı duyuyor, pek çok makalede taktiksel yaklaşımlarınız referans gösteriliyor ama Inter’deki kısa maceranız dışında Avrupa’nın en büyük kulüplerini çalıştırma şansı bulamadınız. Neden böyle oldu?
Romanya’daki devrimden sonra ülkeyi terk ettim. Sosyalist bir ülkeden geliyordum. O döneme kadar Avrupa futboluyla hiçbir iletişimimiz yoktu. Ama 36 yaşıma geldiğimde, Corvinul Hunedoara takımında oyuncu-antrenör oldum. Daha sonra Romanya Milli Takımı’nı çalıştırdığım sırada İtalya Milli Takımı’nı yendik. O dönem İtalya, Dünya şampiyonuydu. Bu şekilde kendimi İtalyanlara gösterme şansı buldum. Ardından beş yıl sonra Romanya’dan ayrılınca Pisa’ya, oradan da Brescia’ya gittim. Anlatmak istediğim; ben diğer hocalar gibi çalışmaya büyük takımlarla başlamadım. Bu yüzden her seferinde iyi bir teknik direktör olduğumu ispatlamam hiç kolay değildi. Brescia’dayken Inter’e daha erken gidebilirdim ama başkan bana izin vermedi. Takımı iki kez Serie A’ya çıkarmıştım. Wembley’de Anglo-Italian Kupası’nı kazandım. Kariyerim boyunca gittiğim her yerde kupa kazandım. Romanya’ya geldiğimde hemen Rapid’le Dimano’nun önüne geçtik ve kupa kazandık. Brescia’dayken Serie A o dönem dünyanın en zor ligiydi. Hatta Serie B daha da zordu! Teknik direktörler için muhteşem bir mücadele alanıydı. Serie A daha çok paralı başkanların yeriydi. Orada en zengin kazanıyordu. Berlusconi gibi… (gülüyor). Juventus ve Roma da o dönem çok zengindi. Bu yüzden zirveye çıkmam mümkün olmadı. Ardından Galatasaray ve Beşiktaş’a gittim, sonra da Şahtar’a. Buraya gelmeden önce Avrupa’nın batısından pek çok teklifi reddettim. Çünkü burayı bir teknik direktörün çalışabileceği en iyi yer olarak gördüm.

Sizce bir Türk kulübü Şampiyonlar Ligi’ni kazanabilir mi? 
Şu an için bu imkânsız. Avrupa’nın doğusundan bir takımla Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finale çıkmak kupayı kazanmaya eş değer. Çünkü bu farklı bir futbol, farklı bir tarih, farklı bir kültür. Onlar çok daha güçlü. Çok daha farklı bir ligde mücadele ediyorlar. Her yıl aynı altı-yedi takımı Avrupa’da son turlarda görüyorsunuz.

Uzun vadede böyle bir potansiyel yok mu? Sonuçta 70 milyonluk bir ülkeyiz…
Hayır, hayır. Bunun nüfusla alakası yok. Büyük takımlara bir bakın… Muhteşem bir tanınırlığa sahipler. Çok paraları var. Bir de Türkiye’ye bakın… Sadece üç takım söz konusu. Şampiyonlar Ligi’ni kazanmanız için Premier Lig, La Liga, Bundesliga gibi bir liginizin olması gerekir. Her zaman onlar kazanıyor. Arada Portekiz de yarışa dahil olabiliyor çünkü onların da ligi ilginç. Aynı zamanda iyi oyuncular yetiştiriyorlar. Yetenekli Brezilyalı futbolcuları liglerine getirebiliyorlar. Onları profesyonel düzeye getiriyorlar ve böylece kazanıyorlar.

Türkiye’den sizi arayan çok sayıda başkan olduğu doğru mu?
Evet ama gayet normal. Çünkü ben Türk futbolundan iki büyük takımla başarılı olarak ayrıldım. Diğer taraftan ben Türk futboluyla ilgili daima iyi izlenimlere sahip oldum. Türk futbolcuları sevdim, ben de Balkanlar’danım. Türklerle aynı mantaliteye sahibiz. Bu yüzden arada bir doku benzerliği var ve tarih boyunca Balkan teknik direktörler Türkiye’de başarılı oldu. Tabii Fatih Terim gibi Türk teknik direktörlerle birlikte… Galatasaray’la hâlâ çok iyi ilişkilerim var. Beşiktaş ve Fenerbahçe’yle de öyle. Mesela her yıl Fenerbahçe ile hazırlık maçı oynuyoruz. Bu sene Beşiktaş ve Galatasaray’la oynadık. Ben tüm bu takımlarla iyi ilişkiler kuruyorum. Sadece bu kadar, daha fazlası yok.

LUCESCU’NUN ŞANLI KARİYERİ
Kıymetini elimizden kaçırınca anladığımız Rumen teknik adamın kariyerinden başlıca detaylar 

1945
29 Temmuz’da Romanya’nın başkenti Bükreş’te doğdu.

1961
Futbola 16 yaşında Scoala Sportiva 2 Bukarest isimli takımda başladı.

1964
Dinamo Bükreş A Takımı ile ilk maçına 5-2 galip geldikleri Rapid Bükreş karşısında çıktı.

1968
Romanya Kupası finalinde Rapid Bükreş’in 1-0 önde götürdüğü maçta oyuna sonradan dahil oldu ve uzatmalarda Dinamo Bükreş adına kaydettiği iki golle takımına kupayı getirdi.

1969 
Romanya Milli Takımı kaptanlığına getirildi. Kariyeri boyunca milli takımın formasını 70 kez giydi, dokuz kez topu filelerle buluşturdu.

1970
Henüz 24 yaşında Meksika’daki Dünya Kupası’nda Romanya Milli Takımı’nın kaptanlık pazubandını taşıdı.

1973
Fenerbahçe başkanı Faruk Ilgaz transferi için kendisiyle anlaşma sağladı ancak Romanya Federasyonu milli oyuncunun yurt dışına gitmesine sıcak bakmadı.

1974
UEFA Kupası birinci tur maçında Boluspor’un deplasmanda 3-0 kaybettiği maçta Dinamo Bükreş adına bir gole imza attı.

1977
İleride kulüp tarihinin en önemli oyuncusu olarak addedileceği Corvinul Hunedoara’ya transfer oldu.

1979
Hunedoara kümeye düşünce Liga II’de takımına futbolcu-teknik direktör olarak hizmet etmeye başladı. Aynı sezon takımı tekrar Liga I’e çıkarttı.

1981
Hunedoara’daki başarılarının ardından, Romanya Milli Takımı’nda da aynı göreve geldi.

1983
Hagi’ye milli takımda görev veren ilk hoca oldu. Romanya’yı İsveç, Çekoslovakya, İtalya ve Güney Kıbrıs’lı 1984 Avrupa Futbol Şampiyonası elemelerinden lider çıkardı.

1984 
1984 Avrupa Futbol Şampiyonası grup maçlarında Romanya’nın iki yenilgi ve bir beraberlikle grup sonuncusu olmasını engelleyemedi.

1988
Romanya Kupası finalinde Çavuşesku’nun oğlu Valentin, Steaua Bükreş’i sahadan çekti. Kupa önce Lucescu’nun Dinamo’suna verildi ama federasyon sonra maçı Steaua lehine tescilledi.

1989
Romanya Devlet Başkanı Çavuşesku, Lucescu’dan Dinamo’yu bırakmasını istedi. Bunu kabul etmeyen Lucescu milli takımdan kovuldu.

1990
Kariyerindeki ilk yurt dışı macerasına İtalya’nın Pisa takımı ile başladı.

1991
Fenerbahçe başkanı Metin Aşık ve ikinci başkan Yusuf Duru ile İstanbul’da görüştü ancak bitti gözüyle bakılan bu transfer bir kez daha gerçekleşmedi.

1992
27 yaşındaki Gheorghe Hagi’yi Serie A’ya çıkarttığı Brescia’ya 7,8 milyon dolar karşılığında transfer etti.

1999
Juventus’tan ayrılan Marcello Lippi’nin yerine geçeceği dedikodularından rahatsız oldu ve dört ay çalıştığı İtalyan devi Inter’den 21 Mart’ta istifa etti.

2000
Real Madrid’e karşı 2-1 kazanılan maçta Galatasaray’ın başındaydı ve ilk Avrupa kupasını, Süper Kupa’yı kazandı.

2001
TFF’nin Galatasaray-Beşiktaş futbol karşılaşmasını ertelemeyi kabul etmemesi üzerine “Köpekler istedi diye atlar ölmez” sözünü sarfetti.

2002
Takımı şampiyon yapmasına rağmen Galatasaray’daki görevine son verildi. Yaşadıklarını Milliyet’e yazdığı makale ile kamuoyuyla paylaştı.

2004
“Hangimiz daha yakışıklıyız?” sorusunu soran İbrahim Üzülmez ve Sergen Yalçın’a “İkiniz de yakışıklı değilsiniz” dedi.

2006
Transferinde ısrarcı olduğu ve 3,5 milyon euro bedelle Donetsk’e getirdiği Tolga Seyhan’ı bir yıl sonra Galatasaray’a kiraladı.

2007
“Galatasaray’ın başında Feldkamp var. İleride geri döner miyim? Bir gün mutlaka çünkü kalbim orada kaldı” dedi.

2009
Werder Bremen’e karşı Kadıköy’de oynadıkları UEFA Kupası finalini 2-1 kazandı ve yeni bir başarı elde etti.

2012
İddiaya göre tramvay yolunda U dönüşü yapmaya çalışırken tramvayla çarpıştı ve kaburgalarında kırıklar meydana geldi.

2013
7,8 milyon euroya aldığı Fernandinho’yu 40 milyon euroya Manchester City’ye sattı.

Röportaj Ahmet Yavuz Fotoğraf Barış Tekin FourFourTwo Arşiv

Yorumlar

yorumlar

Ad

You must be logged in to post a comment Login

Yorum Yazın