“Feyenoord da Fenerbahçe gibi köklü bir kulüp”

Fenerbahçe’den ayrıldıktan sonra Feyenoord’a dönüp, “Hayatının en doğru kararını” veren Dirk Kuyt, parlak kariyerini anlatıyor…


Hollanda’da “Yılın Futbolcusu” seçildiğinde ödülünü babanın elinden almak istemişsin. Nasıldı o günün?
Hollanda’da o ödülü ikinci kez alıyordum. Benim için çok önemliydi. Babam kanser hastasıydı. Hastalığının ağırlaştığı bir dönemde onun bana olan inancını boşa çıkarmamak benim için çok önemliydi. Çok önemli bir operasyon geçirmesine birkaç hafta kalmıştı ve sahneye serumlarla çıktı. Sahnede bütün seyircilerin önünde o ödülü babamın elinden aldım. Seyircilerin arasında Johan Cruyff, Frank De Boer ve Guus Hiddink gibi Hollanda için çok önemli isimler vardı. Ödül töreni canlı yayınlanmıştı; ben Liverpool’la olan sözleşmemi daha yeni imzalamıştım… Tüm bunları bir araya getirdiğimde o gecenin hayatımdaki en önemli an olduğunu söyleyebilirim.

Feyenoord’da geçirdiğin günlerden en önemlisi hangisiydi? Orada kaptanlık yaparken peşinde bir sürü kulüp vardı… Herkesi yanılttığını düşündün mü?
Feyenoord’da üç yıl oynadım. İlk yılım çok iyi geçti. Hâlâ genç sayılabilecek bir yaşta, 24 yaşımdaydım. Ruud Gullit takımın teknik direktörüydü. Feyenoord’da onunla birlikte yaklaşık üç ay çalıştıktan sonra bana gelip, “Bu takımın kaptanı olmanı istiyorum” dedi.  Sezonun tam ortasındaydık ve takımda çok tecrübeli oyuncular vardı. Takımın bütünlüğünün bozulmaması için bunun doğru bir karar olmadığını kendisine söyledim. “Bekleyelim, sezon bittiğinde hâlâ bunu istiyor olursan seve seve kaptanlık yaparım” dedim. Maalesef çok iyi bir sezon geçirmemize rağmen Gullit sezon sonunda takımdan ayrıldı. Bizi Ronald Koeman’ın kardeşi Erwin Koeman çalıştırmaya başladı. O da benim kaptan olmamı istedi. Böylece 25 yaşımdayken Hollanda’nın en ünlü takımlarından birinin kaptanlığını yapmaya başladım. Bu benim için çok gurur verici bir şey çünkü Feyenoord da Fenerbahçe gibi çok fazla seveni olan, çok köklü bir kulüp.

Rafa Benitez sana “Mr. Duracell” diyormuş. Liverpool ve Feyenoord taraftarlarının sana taktığı daha birçok lakabın var. En çok hoşuna giden hangisi?
Bu tip lakaplar almak her zaman çok hoştur ve futbolcuları olumlu etkiler. Benitez çok önemli bir teknik direktör olmasının yanında hayatımdaki en önemli insanlardan biri. Beni Liverpool’a getiren oydu, beni Avrupa’da çok yüksek seviyelere taşıyan oydu, bana futbolda en çok şeyi öğretenlerden biri oydu… O yüzden o benim için ne söylüyorsa kabulümdür. Hakkımda kötü bir şey söylese bile söylediklerini hiç eleştirmeden kabul ederim. Taraftarların taktığı lakaplar da benim için çok değerli. Aralarında bir ayrım yapamıyorum.

Yıllarca bir kulübün formasını giydikten sonra oradan ayrılmanın kolay olmadığı kesin. Sen ayrıldıktan sonra Benitez ve Liverpool yöneticileri senin için mesajlar yayınladı, Gerrard seni çok özleyeceğini söyledi… Sen Liverpool’da neleri özleyeceksin?
Altı yıl bir kulübün forması için ter dökersen etrafındaki insanlar senin için bir iş arkadaşı olmaktan çıkıp, birer dost oluyor. Kulübümün, Benitez’in ve takım arkadaşlarımın benim hakkımda söyledikleri şeyler çok normal. Ben de onlar için aynı duyguları taşıyorum. Dünyanın en iyi futbolcularıyla birlikte oynadım, dünyanın en iyi teknik direktörleri bizim başımızda oldu. Altı yılın sonunda artık yeni bir deneyime ihtiyacım olduğunu hissettim. Bunu yapmam için de çok fazla imkânım vardı. Çok farklı ülkeden ve kulüpten transfer teklifleri aldım. Fenerbahçe bunların arasından bana en iyi duyguyu hissettiren kulüp oldu. Sonunda Fenerbahçe’ye geldim.

Türkiye’ye gelişini Pierre van Hooijdonk’a borçlu olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
Feyenoord’da üç yıl oynadım ama o takımın eski bir oyuncusu olmaktan çok bir taraftarı gibiyim. Utrecht’te oynarken bile Feyenoord’un ne yaptığını takip ederdim. Feyenoord’un oynadığı Fenerbahçe maçını unutamıyorum. Takım ve taraftarların ahengi beni çok etkilemişti. Pierre’in Fenerbahçe’ye gelmesini sağlayan da o maçta gördükleriydi. Maçtan sonra onunla konuştuğumuzda bana “Benim ilerde oynamak istediğim kulüp burası” demişti. Taraftarıyla her zaman dayanışma içinde olan bir kulüpte her futbolcu oynamak ister. Pierre’in maçlarını da hiçbir zaman kaçırmadığım için Fenerbahçe’yi daha yakından tanıdım. Ben çok maç seyrederim. Fenerbahçe’yi Pierre’den sonra da takip ettim. Bu kulübün Türkiye’deki gücünü çok iyi biliyorum.

Yaşın ilerledikçe maç içinde bu kadar hareketli olmak yerine kendini son vuruşlara saklamak gibi bir düşüncen olmadı mı?
Ben bir futbolcuyum ve maç sadece 90 dakika. Ne yapabilirsen o dakikalar içinde yapabiliyorsun ve sonrasında elinden gelen hiçbir şey yok. Fırsatın ne zaman nereden geleceği belli olmayacağı için oyun içinde dinlenmek gibi bir lüksünüz olmuyor.

Kendini total futbolun bir temsilcisi olarak görüyor musun?
Ben aslında doğuştan bir golcüyüm, forvetim. Onun dışında iyi bir takım oyuncusuyum. Takımıma nasıl katkı sağladığımın önemi yok. Bu golcü olmanın da ötesinde bir durum. Kariyerim boyunca zaman zaman ilk 11’de golcü olarak oynamadığım oldu. O zamanlar sağ açık mevkiindeydim. Yıllar geçtikçe sahanın ön tarafında her pozisyonda oynadım. Belki tam olarak tipik bir sağ kanat oyuncusu değilim, afili hareketlerle iki üç kişiyi çalımlayarak geçen bir adam olmayabilirim ama her zaman asistlerimi yaptım, gollerimi attım. Evet, bir Ronaldo olmadığımı biliyorum ama görevimi iyi yaparım. Böyle oynadığım takımların içinde her zaman önemli bir yer edindim.

Engelli çocuklar için kurduğun bir vakıf var. Bu vakfı kurmaya nasıl karar vermiştin? Onlar için neler yapıyorsun?
Utrecht’te oynarken birçok hayır işinin yapıldığını görmüştüm. Kulübün Hollanda’da böyle bir misyonu vardı. Bu organizasyonlar benim çok hoşuma giderdi. Hastanelere giderdik, kimsesiz çocukları ziyaret ederdik, takım olarak hayır işleri yapardık… Çok duygulanırdım. Biz futbol oyuncularıyız ve kazandıklarımızın karşılığı olarak insanlara bir şeyleri geri vermek zorundayız. İnsanların bazı konulara dikkatlerini çekebilmek için futbolcuların çok önemli bir noktada olduklarını düşünüyorum. Bunun için ben de birkaç arkadaşımla birlikte bu vakfı kurdum. O vakıf sayesinde yaptıklarımız, engelli çocukların hayata tutunduklarını görmek beni çok mutlu ediyor.

Röportaj Hilal Gülyurt     FourFourTwo Arşiv

Yorumlar

yorumlar

Ad

You must be logged in to post a comment Login

Yorum Yazın