Ali Rıza Sergen Yalçın

Bundan yarım asır öncesiydi. Dünyanın en iyi takımları haziran ayında Paris’te toplanıyor ve “en iyilerin en iyisini” belirlemek için Paris Turnuvası’nda karşılaşıyorlardı. Aslında sonuç çoktan belliydi, Pele’ye sahip olan Santos’a rakip olabilecek takım yoktu. Avrupa şampiyonu Benfica da öyle… Bu iki takım karşılaştığında Pele ve arkadaşları, daha ilk yarıda 4-0’ı yakalamıştı bile. Benfica, “Bu maç buradan dönmez, bari gençleri oynatalım” düşüncesiyle ikinci yarıda bazı değişiklikler yaptı. Oyuna girenlerden biri de 19 yaşındaki Eusebio. Mozambikli çocuk, neredeyse ayağına aldığı her topu gole çevirdi, ayağının tozuyla hat tricke imza attı! Maçı 6-3 kaybeden takımın Portekiz’e dönüş yolculuğunda konuşulan tek konu olacaktı: “Bu çocuk acaba takımdan kimi kesecek?”

Büyük yetenekler, kramponlarıyla o çimlere daha ilk dokunduğu anda kendilerini belli ederler. O tarihlerde Beşiktaş’ın alt yapısından yetişmiş ve yavaş yavaş o zamanki adıyla Mithat Paşa Stadı’nda sahne almaya başlayan genç Yusuf (Tunaoğlu) için de durum farksız değildi. Küçücük soyunma odasında arkadaşlarına “Gelin de şu topu ayağımdan alın bakalım!” deyip, yorulana kadar topu ayağından kaptırmayacak kadar yetenekliydi. Onun için “Böylesi elli senede bir gelir!” deniyordu. Sahiden de Beşiktaş ve hatta Türk futbolu, muhteşem yeteneklerine aklıyla hükmeden “bir sonraki özel adam” için elli olmasa da yaklaşık otuz yıl bekleyecekti. Hiç A takımla maça çıkmamış olmasına rağmen birçok Beşiktaşlının onu izlemek için altyapı maçlarını iple çektiği bir çocuk… Sergen Yalçın.

sergen-yalcin 3

Sergen o ilk günlerini hatırladığı anda şöyle der;

“Beşiktaş’ın A takımı, belki de tarihin en efsane kadrosuydu. Metin, Ali, Feyyaz, Rıza… Aşağıdan gelen bir gencin, o takıma girebilmesi mucizeydi. Birçok arkadaşım çok yetenekli olmalarına rağmen hiç şans bulamadan kayboldu!”

Ama Sergen’in yetenekleri, çok nadiren rastlanacak kadar özgündü. Serpil Hamdi hocanın ellerinde, o yeteneklerini oyun zekâsıyla harmanlamaya başladı. Hocası ondan ödev olarak, atağını kendi başlatıp, finalini de kendisinin yapacağı gol senaryoları yazmasını istedi. Sergen, hayal gücünü kullanarak her hafta defterine o kurgularını karalıyordu. Ama onu özel yapan şey, hayallerini gerçek hayata taşıyacak kadar sihirli bir sol ayağa sahip olmasıydı! O gol senaryoları sadece defterde kalmadı, birçoğunu sahaya yansıtmayı başardı.

O özelliğini, olgunluk kazandıkça daha da etkin kullanmaya başladı. Her zaman kilo problemi yaşasa da, biraz ağır idman görünce “Ağrım var!” deyip, iki tur koştuktan sonra kenara çekilse de; kariyerinin son günlerine kadar sahada fark yaratmaya devam etmesi en çok bu sebeptendi. 100. yılın finalinde “Sergen attı, şampiyonluk geldi” mottosunu ortaya çıkardığı gün, yine Serpil Hamdi Tüzün’ün verdiği ödevi yazar gibiydi. Topu alıp, Tümer’le birlikte Bülent Korkmaz’ı ikiye bir yakaladığı anda bir karar vermesi gerekirdi: Ya golü Tümer’e attıracak, ya da Tümer’e zorla kendisine asist yaptıracak! Yıllar sonra Sergen o sahne hatırlatıldığında, “Hayatımda en çok istediğim gol oydu” diyor ve “Elbette orada istesem Tümer’e asist de yapabilirdim” itirafını yapıyordu.

Beckenbauer ona hayran kalmıştı!

2000 Avrupa Şampiyonası eleme grubundaki meşhur Almanya maçı. Sadece Lothar Matthaus’un solundan atıp, sağından geçtiği an bile ülke futbolu için çok anlamlıydı. Sergen o gün sadece yeteneklerini artık tüm Avrupa’ya duyurmakla kalmamış, milli takımın kısa zamanda gerçekleşecek efsanevi başarıları öncesi özgüven aşısı yapmıştı. Beckenbauer, o günden sonra Sergen için, “Bence o bir Türk Zidane!” açıklamasını yapıyor ve Bayern Münih’e transfer edilmesini istiyordu. Evet, Sergen’in o mizahi anlatımıyla aksettiği günler… “Beni bir dönem Bayern Münih istemişti. Adamlar bir araştırdı, almadılar!” Zaten o araştırmaların sonucunda, “zehir gibi çalışan bir futbolcu!” sonucu çıkmış olsaydı o, Real Madrid’in de Zidane’ı olabilir, yani o formayı ondan da önce giyebilirdi.

Sergen “koşmazdı” denilen günlerde bile eli belinde gezmezdi hiçbir zaman. Yatarak müdahale yaptığında çoğunlukla topu kazanır; o futbol zekâsını, savunmada da kullanırdı. Çünkü bizzat kendi sanatı olduğundan, karşısında çalım veya ara pası atacak oyuncunun ne yapacağını önceden kestirebilirdi. Gereksiz çalımlara girmezdi, tribünlere sevimli görünmek için aynı adamı iki kere çalımlamazdı. Topuğunu artistik olsun diye değil, “asist olsun” diye kullanırdı. Etrafını yönlendirirdi, işini hep ciddiye alırdı. Onu durduran şeyler, saha dışındaydı.

sergen 5

-Bak bak… Ama çok güzel asist değil mi bu Sergen?

-Hangi asist?

-Şu gol pasına baksana Sergencim…

-Ne var abicim burda?

-Yapma Sergen iki adamın arasından nasıl bırakıyor öyle!

-Ya ne var abicim burda ya?

***

Çok tanıdık bir diyalog değil mi? Sergen’in yorumculuğuna biraz denk gelen herkes mutlaka bir benzerleriyle karşılaşmış, “hiçbir şeyi beğenmeyen” Sergen’le tanışmıştır. Aslında ne ukalalık ne de aykırı olma hevesinden ileri gelen bir şeydi bu. Sergen için bu oyunu oynamak çok kolaydı, imkânsız diye bir şey yoktu. Övgü, söz konusu futbolsa anlamsız bir araçtı. Ne vardı ki zaten bir ara pası atmakta, çatala topu vurmakta? O defalarca ve defalarca yapmıştı! Futbol hayatına tanık olanların gözüne de kolay göstermeye başlamıştı her şeyi. Muhteşem bir oyuncuydu, ama zoru hep kolay gösteriyordu. O yüzden belki de yeterince farkında değildik.

Öyle bir ara pası atıyordu ki, hedefteki forvet kendisinin boşta olduğunu o pasla anlıyordu. Hiçbir zaman üzerinde baskı hissetmezdi. Sparta Prag karşısındaki Şampiyonlar Ligi grubunun hayati maçında, bitime beş dakika sağ çaprazdan topla buluştuğunda, “Alman kale” oynar gibi topu arka direkteki Ronaldo’nun kafasına kepçeleyebilirdi. Chelsea deplasmanındaki ikinci gol öncesinde, onca keşmekeş arasında Cudicini’ye feyk ataraktan kendisini Ay’a yolcuğa çıkarıp, maç sonunda Roman Abramovich’e “Onu izlemek için İstanbul’a geleceğim” dedirtebilirdi.

 

Saha dışında biraz laubali görünebilirdi. Zaten Beşiktaş’taki daha ilk günlerinde o huyunu belli etmişti. Metin, Ali, Feyyazlı efsanevi kadronun son dönemleri… Üst üste şampiyonluklar, bir de üzerine Cumhurbaşkanlığı Kupası kazanılmış halde, takım seremonidedir. Mikrofon gele gele genç Sergen’e denk gelir.

Sergen kupayı kazandınız, duyguların neler?

Valla abi ne bileyim, bıktık zaten kupa almaktan!

Ama bu garip “rahatlık”, ona saha içinde pozitif geri dönüş yapıyordu. Saha dışında belki değil ama saha içinde hep güçlü bir disipline sahipti. Geçtiğimiz aylarda teknik direktörlüğe adım atan Sergen Yalçın, o yüzden herkesin düşündüğünün aksine aslında o işi de kıvıracağının sinyallerini vermişti. Gaziantepspor’dan çok daha önce küçük bir deneme yapmıştı Beşiktaş A2 takımında. O günlerde öğrencisi olan Cumali Bişi’yle röportaj imkânı olduğunda, hemen Sergen’in nasıl bir teknik direktör olduğunu sormuştum. “Müthiş bir hocaydı, bize de çok sahip çıkıyordu. Mesela A takım binasına girip yemek yiyemiyorduk, dışarıdan söylüyorduk hep. Bir gün gördü ‘Bu ne rezalet!’ dedi, bir iki telefon etti… O günden sonra artık yemekten bıkmıştık. Zaten onun varlığıyla sahada da kendiliğinden motive oluyorduk. Kenara bakıyorsun, Sergen’i görüyorsun abi!

Zaten oyunculuk döneminde de formasını giydiği takımın taraftarına da bunu yaşatmıyor muydu Sergen? Hele ki Beşiktaşlıların büyük maçlara en özgüvenli bakışını attığı günler “Bizde Sergen var!” dediği günler değil miydi? Çok yetenek vardır, baskı altında ezilen. Ama Sergen’in yetenekleri o baskıyla daha da güçleniyordu. Çünkü o, aslında yıldızın da ötesinde galiba çok “başka” bir oyuncuydu… Ali Rıza Sergen Yalçın, öylesi bir daha gelmeyecek.

sergen 4

Onun için ne dediler?

“Tembel olmasaydı, muhtemelen Barcelona’da forma giyip Zidane’a karşı oynardı.” Daniel Pancu

“Premier Lig’de forma giydim, birçok önemli takımda oynadım, birçoğuyla karşılaştım. Sergen gibisini az gördüm.” Ronny Johnsen

“Sergen benim için Türkiye’nin en iyi oyuncusu. Sahada oyunu gören, okuyan, Tanrı tarafından üstün yetenekler bahşedilmiş futbolcu.” Hagi

“Sergen futbolu biraz ciddiye alsaydı, dünyanın sayılı muhteşem oyuncularından biri olabilirdi.” Joachim Löw

“Sergen gördüğüm en efsane futbolculardan biriydi. Serie A’da oynasaydı dünyanın ikonlarından biri olabilirdi.” Federico Giunti

“Kariyerim boyunca böyle bir oyuncu görmedim. Türkler nasıl bir oyuncuya sahip olduklarını bilmeliler.” – Safet Susic

“Maradona’yla aynı klastandı. Sergen’in en iyi zamanlarında Türk futbolu ondan yararlanamadı.” Oscar Cordoba

“Onun futbol beynine sahip değilim. Platini’de de yoktu sanırım.” – Jean Tigana

“Sergen sıra dışı bir futbolcu! Real Madrid’de kolaylıkla oynayabilecek bir çocuktu. Futboluna saygı duyuyorum.” Vicente del Bosque

“Onunla oynama şansına eriştim. Topa her dokuduğunda ne kadar özel olduğunu anlıyorsunuz.” John Carew

“Kimse bana Sergen’den bahsetmemişti. Onun gibi muhteşem oyuncuları bulabilmek gerçekten ama gerçekten çok zor.” Zdenek Zeman

“40 yıllık kariyerimde onun gibisini görmedim. Zidane’nin yerinde olabilirdi. Onun için her zaman üzülüyorum.” – Mircea Lucescu

 

Yazı @ Mustafa Demirtaş

 

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply