İlk gurbetçi futbolcularımız

Avrupa’da yetişip Süper Lig’de yabancı sınırlamasına takılmadan oynayabilen futbolcular artık herkes için sıradan. Oysa Galatasaray o ilk transferleri yaparak futbol tarihimizi değiştirmişti

Ümit Davala o penaltıyı ağlara gönderip Galatasaray’a UEFA Kupası’nı kazandıracak yolu açtığında; İlhan Mansız altın golü atıp milli takımı Dünya Kupası’nda yarı finale çıkarttığında; Ömer Erdoğan Bursaspor’un Süper Lig’in beşinci şampiyonu olduğunu simgeleyen kupayı göğe kaldırdığında hiç kimse onların futbol eğitimlerini Almanya’da aldığını düşünmüyordu. “Alamancı” futbolcular çoktan kanıksanmışlar ve “bizden biri” olmuşlardı. Oysa yaklaşık 30 yıl öncesinde böyle bir kavram yoktu. Alman futbolcu gibi eğitilmiş ama öz be öz Türk olan oyuncunun ligimizi şenlendirmesi… Acaba ilk kimin aklına geldi de Türk futbolunda bir çığır açıldı?

GURBETÇ‹LER-7

Memlekete, hem de büyük bir kulübe adımını atan ilk gurbetçi Türk futbolcu Erhan Önal’dı. Almanya’da futbol altyapısını tamamlamış, Franz Beckenbauer gibi efsane ötesi bir libero, yeni filizlenen Lothar Matthaus gibi bir orta saha uzmanı ve Karl-Heinz Rummenigge gibi bir gol kurduyla aynı takımda var olmuştu. Onun gelişiyle Türk futbolunda yeni bir dönem başladı.

Erhan Önal ilkti ama yalnız değildi. Onu İlyas Tüfekçi, Erdal Keser, Burak Dilmen, Uğur Tütüneker ve Savaş Koç izledi. Bu isimler Galatasaray’ın başına geçen Jupp Derwall’in düşüncesine uygun bir şekilde transfer edildiler ve sarı-kırmızılı forma içinde buluştular, Türk futbolunda çığır açtılar. Belki Burak Dilmen çok fazla var olamadı bu yeni dünyasında ama diğerleri belki de Ümit Davala’nın o penaltıyı gole çevirmesiyle bitti denilirken yeniden başlayan UEFA Kupası serüveninin filizini attılar.

GURBETÇ‹LER-9“Fenerbahçe’ye 6 aylığına kiralık olarak gelip, 4 ay sonra kulüpten ayrılmıştım” diyor Erhan Önal. Onun Türkiye’den kaçarcasına uzaklaşma sebebi zamanın yöneticilerinden birinin “Ya Erhan Önal gider ya da ben” demesiydi. “O günlerde nedense ‘Erhan geldi, o oynasın, takım da yan gelip yatsın’ mantığı vardı. Aldığım para herkese dert olmuştu” diyerek içinde bulunduğu hoş olmayan ortamı anlatıyor Erhan Önal. Onu zorlayan bir başka durumsa kulübün antrenman tesislerinin ve Türkiye’deki sahaların durumuydu. “Tesisler rezaletti!” diyen Erhan Önal, Kadıköy ve Münih’teki tesisleri “Birisi kümes diğeri Hilton’du!” sözleriyle kıyaslıyor. “Kalamış’ta Rausch zamanında bir çim antrenman sahası yapılmıştı. Almanya’dan İstanbul’a gelince çukura düşmüş gibi oldum.” Önal’ı Türkiye’deki ilk durağı yine Fenerbahçe olan İlyas Tüfekçi destekliyor: “Soyunma odamız bir kulübeden ibaretti. Odanın ortasında bir soba bulunurdu, yarım yamalak dolaplarımız vardı. Ayağımıza takunya veriyorlardı ve ben onlara hiç alışamamıştım.” İlyas Tüfekçi Fenerbahçe’nin şampiyon olduğu ve Bordeaux’ya karşı unutulmaz zaferin yaşandığı iki sezon boyunca Kadıköy’de kaldı, hakkının verilmediğini düşünüp ezeli rakip Galatasaray’a transfer oldu. Şanslıydı, zira bir yıl öncesinde Florya’da yeni bir antrenman sahası yapılmıştı.

“Ben oradaydım” diyor Hıncal Uluç. “Derwall, kendisine ‘Bu kadar bütçemiz var, hangi futbolcuyu alalım?’ diyen Alp Yalman’a toprak antrenman sahasını gösterip, ‘Bu sahayı çim yapmadıktan sonra Maradona’yı da getirseniz başarılı olamayız. O parayı bu sahayı çimlendirmekte kullanalım’ dediğinde o masadaydım.” Uluç’un anlattığı diyalog Türk futbolunda bir milat. O gün, teknik direktörüne kulak veren yönetici Yalman ve Galatasaray kulübü bir tanecik de olsa çim antrenman sahası yaptı. Sonrasında da başarı geldi.

Zaten “Şef Gümüş Kıvrım”ın Türkiye günlerinin başındaki iki önemli olaydan biri buydu. Derwall’in anılarında “Tesisleri gördüğümde Galatasaray’da çalışmamın mümkün olmadığını bu nazik beylere, Alp Yalman ve Faruk Süren’e nasıl söyleyeceğimi düşünüyordum” diye yazması boşuna değil. Diğer önemli olay ise takımına topladığı Almanya kökenli futbolculardı. Derwall “Oyunumuzdaki eksiklikleri giderebilmek için böyle şeylere ihtiyacımız var” diye düşünerek bu yönde hareket etmeye başladı. Kitabında o yılları “Takımda Türk tabiiyetinde olup kısa zaman öncesine kadar Alman liginde birkaç yıl oynamış oyunculara sahip olmak gibi bir şansım vardı. Erhan, Uğur, İlyas, Erdal ve Küçük Savaş görüşlerimi yeniden gözden geçirmemi sağladılar. Bu ülkenin insanlarını hataya düşmeden tanımayı ve değerlendirmeyi onlardan öğrendim” satırlarıyla anar.

GURBETÇ‹LER-3

O zamanlar Hürriyet gazetesi muhabiri olan, bugünün TSYD Genel Sekreteri görevinde bulunan Ahmet Çakır, Derwall’in neden böyle hareket ettiğini gayet iyi hatırlıyor. “O günlerde Türk futbolunda tüyler ürpertici hastalıklar vardı. Örneğin dünya çapında bir yetenek olan Köylü Yusuf (Altıntaş), tepeden tırnağa problemdi ama bunun da farkında değildi! Niye? Kendisine faul yapılıyor, sinirlenip rakibine tokadı yapıştırıp kırmızı kartı görüyordu! Boş alanda arkası dönük rakibe faul yapan, şut çekilecek yerde pas veren, pas verilecek yerde şut çeken, mental sorunları aşamayan futbolcularla uğraşırken Derwall çok sıkıntılar çekti. Her antrenman Muhammet Altıntaş’a vücut çalımı, Semih Yuvakuran’a taç atışı çalıştırırdı.

GURBETÇ‹LER-12Oyuncular bulunmuştu ama aşının tutup tutmayacağı meçhuldü. “İlk yapmamız gereken şey Türkiye’ye adapte olmaktı ve bunu da ancak başarılı olarak gerçekleştirebilirdik” diyor Uğur Tütüneker. Onu, yaptıklarını hatırlayan Ahmet Çakır destekliyor. “Şaşırdılar. En çarpıcı olanı Uğur Tütüneker’di” diyor Çakır. “Uğur önce sıkıntı çekti ama ortama da çok çabuk uyum sağladı. Kendisinin değişik fiziksel özellikleri vardı. Bir bacağının diğerinden kısa olması, komik bir şekilde yürümesi, değişik telaffuzu ve her şeye hayret edişiyle herkes onunla alay ediyordu. Yine de bunları sempatiyle karşılayarak Türkiye’ye alıştı.” Uğur Tütüneker ilk sezonunda 12 gol attı, alışık olmadığı çamurlu İstanbul sahalarında Fenerbahçe ve Beşiktaş derbilerine damga vurdu. O başarılı olunca takımın büyükleri de ona sahip çıktı. “Takımda Cüneyt Tanman gibi gördüğüm en iyi kaptan, Raşit Çetiner gibi ağabeyler vardı ve bize çok yardımcı oldular. Teknik direktörümüzün Jupp Derwall olması adaptasyonumuzu kolaylaştırdı” diyerek tevazu gösterse de asıl uyumlu olan onlardı. Antrenmanlarda sessizce çalışırlar, takım topluca bir yere gidince hiç öne çıkmazlar, ne yapılıyorsa ona uyarlardı.

Aslında yurt dışından gelmeleri, Derwall’le her bakımdan aynı dili konuşmaları ve farklı yapılarıyla takım arkadaşlarından tepki alabilirlerdi. Basın da bu oyunculara ilgi gösterince diğerlerinin diş bilemesi de kaçınılmazdı ama korkulan olmadı. “O yıllarda biz Türkler her türlü öğrenmeye kapalıydık ve yeni gelenlere gösterilen ilgi takım içinde sorun yaratabiliyordu. Hepsi benim yakın arkadaşım ama örneğin Raşit’in bu duruma biraz kızdığını, ‘Adam alt tarafı futbol oynuyor, atomu mu parçalıyor?’ şeklinde söylendiğini biliyorum” diyen Ahmet Çakır, yine de takımın gurbetçilerden fazlasıyla faydalandığını da söylüyor. “Raşit böyle söyleniyordu ama diğer taraftan da sessiz sessiz öğreniyordu. Zamanla hep beraber o oyuncunun kademeye girişlerindeki farklılıklarını, top kullanmasını görünce onların söylediklerini dinlediler, yaptıklarını yapmaya başladılar.”

O günlerde Mustafa Denizli ile birlikte Jupp Derwall’in yardımcılığını yapan Ahmet Akcan, gurbetçi futbolcuların antrenmanlardaki tavırlarını hatırlıyor. “Derwall’in Galatasaray’da ilk yaptığı işlerden biri futbolcuların, topu ayağında fazla tutmadan arkadaşlarına hızlı bir biçimde pas atmaya alıştırmaya çalışmasıydı. Bunu başarabilmek için de antrenmanlarda sık sık kalesiz, saha içinde ‘kontrol-pas’ çalışması yaptırırdı. Topla dripling yapmak isteyen futbolcu bunun yerine topu kontrol edip pas vermek zorundaydı ve bunu yaparken de topu götürebileceği bir kale de yoktu! Oyuncular topu arkadaşlarına atıp sürekli boşa çıkmak zorundaydılar. Futbolcularımız bu oyundan o derece rahatsız olmaya başladılar ki isyan etme noktasına geldiler. Almanya kökenli futbolcular bu antrenmanı Almanya’dan bildikleri için hiç sorun etmiyorlar, hatta arkadaşlarını bu çalışmayı yapmak zorunda olduklarını söyleyerek motive ediyorlardı. Bir futbolcunun kimi zaman takımın teknik direktöründen bile çok arkadaşlarına katkı yapmalarının en güzel örneklerini onlar sundular.

GURBETÇ‹LER-2

Jupp Derwall ve teknik ekibi, Alman hocanın bilgi ve görgüsünden Türk futbolcuların faydalanabilmesi için bu gurbetçi ekibini toplamıştı. Bu oyuncular Türkiye’ye gelmeden önce de büyük başarılar kazanmışlar, hatta milli takımda oynamışlardı. Erhan Önal, Türkiye’nin uluslararası arenadaki bilinirliği en yüksek yıldızıydı. Bayern Münih altyapısında yetişmiş, ardından Standard Liege’e transfer olmuştu. O günlerde bu futbolcular yabancı kontenjanında kabul ediliyorlardı ve takımlar sadece iki yabancı oyuncuya kadrolarında yer açabiliyordu. Önal, Liege’de oynarken Bayer Leverkusen’den teklif almış ama kulübünün bonservis ücretini çok yüksek tutması nedeniyle bu transfer gerçekleşmemişti. “Hal böyle olunca aramızda bir savaş başladı” diyor Önal. “Onların da istediğinin olmaması için amatörlüğe döndüm ve Münih Türkgücü’nde oynamaya başladım. Sonrasında da Galatasaray’a geldim. Bazıları bu durumu ‘Erhan futbolu bıraktı, berduş oldu’ diye haberler yapmak için kullandı!”

GURBETÇ‹LER 1-OPAK

Yabancı kısıtlaması en çok Uğur Tütüneker’in başını ağrıtmıştı. O da Erhan Önal gibi Bayern Münih altyapısında yetişmişti ve takımın tüm hazırlık ve özel maçlarında oynuyordu. Takımın yabancıları döneminin en büyük yıldızlarından Danimarkalı Soren Lerby ve Belçikalı kaleci Jean–Marie Pfaff olunca Uğur kulübünden ayrılmak zorunda kaldı. Ancak Bayern Münih onun için bir şeyler düşünmüştü. Anılarında “Uğur’u bana Bayern Münih’in menajeri ve 1974 Dünya Kupası’ndaki milli oyuncumuz Uli Hoeness tavsiye etmişti” yazan Derwall, onunla ilk karşılaşmalarından oldukça etkilenmişti. “Uğur Tütüneker yalnız geldi. Yanında ne babası, ne kardeşi, ne de herhangi bir arkadaşı vardı. Sağına soluna bakmadan hızlı adımlarla otelin koridorunu geçti. ‘Dünyayı fethetmek isteyen ve ne istediğinin farkında olan genç bir adam’ diye düşündüm. Münih gibi bir dünya kentinde büyümüştü ve İstanbul’da zorluklarla karşılaşmazdı.”

Derwall âdeti olduğu üzere hemen oracıkta, Sheraton Oteli’nin antetli kâğıtları üzerinde bir sözleşme yaptı. “Ona, yolunu çizmek için ilk adımlarını atan 22 yaşındaki bir oyuncuya yapılması gereken alışılmış teklifi götürdüm. Ardından sempatiden doğan bir artışta bulununca anlaşmıştık.” Bayern de Derwall’e yardımcı olmuş ve bonservis ücreti olarak sadece 50.000 mark almıştı. Derwall, Uğur’un Galatasaray ve Türkiye için bir armağan olduğunu düşünüyordu ve yanılmamıştı.

Ahmet Akcan’ın “Gurbetçi futbolcular içinde profesyonelliğe en yatkın oydu” sözleriyle tanımladığı Erhan Önal Türkiye’ye alışılmadık bir savunmacı anlayışı getirmişti. O güne dek savunmacılardan beklenen topu kapmaları ve ileriye doğru şişirmeleriydi. Herkes onun Franz Beckenbauer’den liberoluk öğrendiğini düşünürken Önal farklı şeyler söylüyor. “Bayern Münih’te genç takımdan A takıma forvet olarak çıktım, Standard Liege’e de forvet olarak transfer oldum. Sonra orta sahada oynadım, Galatasaray’da libero oldum. Mutlaka Beckenbauer’den bir şeyler öğrenmişimdir ama Rummenigge ve Müller’den daha çok şey kapmışımdır.

GURBETÇ‹LER-8

Önal forvet kökenli olduğu için rakip hücumcuların o an neler düşündüğünü sezebiliyordu. Bu dürtüler onun ileriye daha sık gitmesini de sağlıyordu. “Defans oynarken de kanımdaki forvet harekete geçiyor ve atağa kapılıyordum. İlerideki oyuncunun top defanstayken neler düşündüğünü bildiğim için topu oraya en doğru şekilde göndermeye bakıyordum.” Ahmet Çakır onun için “Türkiye’deki ikinci döneminde, yani Galatasaray’da tam anlamıyla bir imparator gibi oynadı. Derwall’in yenileştirme döneminin kilit adamlarından birisiydi” diyor.

Erhan Önal bu topla çıkışlarında kimi zaman topu kaptırıyor, hatta takımına gol yediriyordu ama Ahmet Akcan “Her işte öncüler vardır, insanlar araştırmak zorundadır. Elinizde Erhan gibi rakibi sadece durduran değil, geriden oyun kuran, toplu ve topsuz ileri çıkabilen bir oyuncunuz varsa bu takıma apayrı bir güç katar” sözleriyle günün Galatasaray teknik heyetinin onun oyununu onaylayışını anlatıyor.

Futbolumuzda bir başka çığır açan isim de Uğur Tütüneker’di. Ahmet Çakır “Oyun stiliyle hepimizi şaşkına çevirdi” diyerek onu anlatıyor. “Topsuz oyunda harikaydı. Pasını verir, topu tekrar alabilmek için hemen boşa kaçardı. Maç boyunca koşar ve müthiş bir konsantrasyonla oynardı. Yaptıkları Türkiye’de o güne kadar görülmüş bir şey değildi.” Derwall de onun için “Teknik olarak çok güçlü, hareketli, hızlı ve ortalamanın üzerinde dayanıklılığıyla hücumlarda da katılan ve bir orta saha oyuncusunda ender rastlanan biçimde gol de arayan bir oyuncu tipiydi” diye yazmıştı.

Uğur Tütüneker getirdikleri farklı futbolcu yapısının takımın oyununa da yansıdığını düşünüyor. “Futbol olarak en büyük etkiyi defansa çekilip yenilmeme zihniyetini kırarak yaptık. Bizden önce tüm takım ceza sahasına kapanıp gol yememeye çalışıyordu. Galatasaray olarak biz önde basan, rakibe boş alan bırakmayan, rakipten daha çok koşan bir anlayışla sahada yer alıyorduk.”

GURBETÇ‹LER-11

Diğerleri de bu iki oyuncu kadar özeldi. Stuttgart, Hertha Berlin ve Schalke 04 formaları giymiş, Fenerbahçeli İlyas Tüfekçi tamamen bireysel özelliklerinin üst düzey olmasından dolayı Almanya’da dikkat çekmişti. Borussia Dortmund’da 100’den fazla maça çıkmış Erdal Keser teknik özellikleri bir Tüfekçi kadar olmasa da tamamen “Alman bir futbolcu karakteri”ndeydi. Derwall’e eski Alman milli futbolculardan Peter Grosser tarafından tavsiye edilen Savaş Koç’sa güçlü yapısıyla orta sahaya büyük bir direnç getiriyordu. 11 yıl Bayern Münih altyapısında bulunan Burak Dilmen’in katılımıyla Galatasaray’ın gurbetçi ordusu başarılar kazanmaya hazırdı. Tam 14 yıl süren şampiyonluk hasretinin giderilmesinde ve Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı finale çıkılmasında hepsinin payı vardı.

Bugün Türkiye’ye birçok gurbetçi genç oyuncu geliyor. Bu oyuncular yurt dışındaki üçüncü hatta dördüncü nesil. 1980’lerin başında İstanbul’a adım atan futbolcuların hemen hepsi Türkiye’de doğmuş, küçük yaşta Almanya’ya gitmiş ve burada eğitilmişlerdi. Türklerin ve Türkiye’nin nasıl olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Bu sayede şimdiki nesle göre ortama çok daha rahat uyum sağladılar. Tabii ki herkes farklı bir şekilde uyum gösterdi ya da gösteremedi.

“Bu futbolculardan bahsediyorsak, arada kalmışlığı da konuşmamız gerekir. İki toplum arasında kaldığınız zaman bazen kendinizi hiçbir topluma ait hissedemezsiniz” diyen Ahmet Akcan, Savaş Koç’un sıkıntılar çektiğini hatırlıyor. “Savaş temiz bir insandı, yetenekliydi; üst düzey fiziki özellikleri vardı. Ancak gençliğin getirdiği heyecan ve sunduğu olanaklar onun kafasını biraz karıştırdı. Sadece Galatasaray’da değil, milli takımda oynadığı dönemde Savaş bir noktadan sonra futboldan koptu.”

GURBETÇ‹LER-13

Oyununa yansıtmasa da Erhan Önal Türkiye’ye fazlasıyla “uyum” sağlamış ve basın tarafından Arif Kocabıyık’la gece gezmelerine takılmakla suçlanır olmuştu. O, bu tarz haberlere ve bunları yazanlara karşı her daim tavizsiz durunca kendini gazetecilerle bir tür savaş içinde bulmuştu. Önal “Ben kimsenin önünde düğme ilikleyen birisi değilim. Elbette hak eden kişilere saygım sonsuzdur ama haksızlığa da tahammülüm yoktur. Basınla aramı hep mesafeli tuttum. Bu durum o günün gazetecilerinin hiç hoşuna gitmedi” diyor.

Bu çekişmeden Erhan Önal’a, Türk futbol tarihinin unutulmaz lakaplarından biri kaldı. “Bana ‘Papaz’ lakabını gazeteci Talay Erker taktı. “Oğlumun adı Patrik Erhan’dır, herhalde bu biraz ilgisini çekti!” diyor Erhan Önal. “Bu ifadeyi ilk kez ‘Papaza sorulmadan Galatasaray’da bir şey yapılamazmış’ diye bir haber yazarken kullanmıştı. Asla böyle bir şey söylememiştim.”

Uğur Tütüneker ise yıllar sonra o günlere baktığında Türkiye’ye fazla uyum sağladığından şikâyet ediyor! “Almanlar inanılmaz bir disiplinle çalışır, futbolcular antrenmana işe gider gibi gelirler, hiç kaytarmazlar. Türkiye’deyse biraz vurdumduymazlık var. Bizler de Alman mantığıyla geldik, başarılı olduk ama sonuçta Türkiye’ye, Türk mantığına adapte olduk. Eğer Almanya’da kalsaydım ya da o zihniyetimi koruyabilseydim büyük ihtimalle çok daha iyi bir futbol hayatım olabilirdi!

Hepsi gayet güzel futbol hayatları sürdüler. Hatta övünmeliler ki başardıkları yıllar sonra onların yerine gelen futbolculara ilham kaynağı oldu ve Türkiye futbolda yepyeni bir seviyeye sıçradı. Uğur Tütüneker de böyle söylüyor. “Hakan Şükür, Bülent Korkmaz, Arif Erdem, Hakan Ünsal gibi isimler bile bizlerden çok şey öğrendi. Bazılarıyla beraber oynadım ve onlara da katkı yaptığımızı düşünüyorum. 2000 yılındaki UEFA Kupası zaferinde bile bizim, o beş kişilik ilk gurbetçi kuşağının büyük etkisi vardır.”

GURBETÇ‹LER-6

İlyas Tüfekçi de ona katılıyor. “Biz o zaman Galatasaray’la sadece şampiyon olmadık, Derwall’in şapkası altında toplanan gurbetçi futbolcular olarak Avrupa zihniyetinin ağırlıkta olduğu bir takım kurduk” diyor Küçük Dev Adam, “Bu anlayış bizden sonra bütün takımlara yayılarak devam etti. Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı almasından önce tohumları böylece atılmıştı.” Türk futbolu 1990’lardan itibaren yükselişe geçtiyse bunda ilk gurbetçi futbolcu grubunun en az Derwall, Piontek, Terim ve Denizli kadar payı var. Teknik direktörler ufuk açıcı olabilirler ama takımı oluşturan oyuncuların bu perspektifi ne kadar yakaladıkları başarıda önemlidir. Türkiye’nin ilk gurbetçi futbolcuları Almanya patentli oyunları ve mantaliteleriyle Türk futbolunda bir pencere açtılar. Bugün Türkiye kendilerine takım bulan gurbetçi gençler kadar, boyunlarına Dünya Kupası üçüncülüğü madalyası takanlar da bunun farkında olmalı.

Yazı Erdem Kabadayı

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply