Baron: Can Bartu

Adı marşlara yazılan, tesislere verilen Fenerbahçe’nin ikonik ismi Can Bartu’yu ebediyete uğurladık. Ardında bıraktığı her yıl, bize bir efsanenin nasıl ilmik ilmik dokunduğunu anlatıyor…


Bazı insanlar vardır; görür görmez farklı olduğunu bilirsiniz. O çocuğun gözüne baktığınızda, yeteneğini gördüğünüzde “adam olacağını” anlarsınız. Çünkü görülen, yetenek ile meleke arasındaki farktır. “Tekrarlama sonucu kazanılan yatkınlık“ değildir ondaki, doğuştan gelen bir hediyedir. Ve bazıları bu hediyeden nasibini o kadar fazla alır ki neye el atsalar başarılı olurlar. Resim yapsa kişisel sergisini açar; futbol oynasa gol kralı, tenise el atsa milli olur; herhangi bir enstrümanı eline alsa virtüözü olup çıkar. İşte Can Bartu öyle bir yetenek.

Düşünüyorum da çocukluğumuzun mahalle maçlarında kimse Can Bartu olmazdı. Bilmediğimizden, tanımadığımızdan değil. İhtimal o ki bizim için mahalle maçında oynatılamayacak kadar gerçek dışıydı. Babalarımızdan ve hatta dedelerimizden dinlediğimiz bir efsaneydi. Aynı anda başarıyla oynadığı futbol ve basketbolla, harikalar yarattığı Avrupa macerasıyla ama en çok da kişiliğiyle sadece Fenerbahçeliler için değil, herkes için efsaneydi.

CanBartu.0 (1)

“Basketbolu delicesine sevmekteyim. Şartlar uygun olsaydı ‘basketbolcu Can’ olacaktım”
Bundan tam 83 yıl önce, ocak ayının son gününde Kadıköy’de sırım gibi bir delikanlı doğdu. Her çocuk gibi mahallede futbol oynayarak büyüse de Haydarpaşa Lisesi’nde tanıştığı basketbolu kendine daha yakın buldu. O dönemlerde de tıpkı şimdiki gibi soğukkanlı duruşu, efendiliği ile göz dolduran genç adam uzun boyundan dolayı Modaspor’da ve lise takımında pivot olarak oynadı. Yeteneğiyle kısa zamanda dikkat çekti ve ileride milli de olacağı bu spora Fenerbahçe’de devam etti. Gönlünde yatan aslanı bulan genç Can, basketboldan arta kalan zamanlarında annesinin “serseri işi” dediği futbolu da oynuyordu.

can-bartu-basketbol-df2734ce

Günlerden bir gün minyatür kale maçında Galatasaraylı arkadaşlarıyla aynı takımda oynadı. Yıllar sonra arkadaşı Metin Oktay’ın jübilesinde centilmence Galatasaray formasını üstüne geçirdiğini bildiğimiz Can Bartu aslında ezeli rakibin formasını ilk kez o gün giymişti. Üstelik bu formayla o gün Fenerbahçe’ye dokuz gol atarak! Maç, çıkan kavga nedeniyle tamamlanamasa da genç yetenek anında fark edilmişti bile. Hemen Baba Gündüz’e gidilip Can Bartu’nun yeteneğinden bahsedildi; 5 bin liraya Galatasaray’da oynayabileceği söylendi. Sinyor, teklifi kabul eder miydi bilinmez ama Gündüz Kılıç bu topa hiç girmedi. Can’ı tanıdığını ve onun asla futbol için basketboldan vazgeçmeyeceğini söyledi.

Fenerbahçe basketbol takımında oynamaya devam ederken bir gün Edirnespor–Fenerbahçe maçındaki futbolcu eksikliğinden dolayı basketbol takımından alınan iki oyuncudan biri olan Bartu, maçta üçü sayılmayan dört gol atarak takımının 1-0 galip gelmesini sağladı. Yetenekli genci ikna etmede Baba Gündüz’den daha dişli çıkan Fenerbahçeli Fikret Arıcan, Bartu ailesine baskı yaptı. Bartu’nun oynadığı bir maça giden annesi oğlunu övmek için bile küfür edildiğini duyduğu tribünlere bir daha hiç uğramadı.

DSC_0049

Can Bartu mukaveleye biraz da maddi avantajlarını göz önünde bulundurarak imzayı attı ve şart olarak basketbolu bırakmamayı koydu. İyi ki öyle yaptı çünkü böylece bir insanın aynı anda hem basketbol, hem futbol oynayabildiğini; dahası, ikisinde de milli formayı giyerek efsane olabileceğini görmüş olduk. El ve ayak bileklerinin aynı oranda yetenekle donanabileceğini, topla doldurduğu filenin ebadı ne olursa olsun fark etmeyeceğini, top denilen ve ne yapacağı belli olmayan cisme her türlü hakimiyet kurulabildiğini de öğrendik. Bundan sonra anlatacaklarımız Can Bartu’yu efsane yapan değil, onun efsanesini taçlandıran detaylar…

Bartu iki karpuzu bir koltukta taşımaya çalışırken elbette zorluklar çıktı. Örneğin; basketbol antrenmanlarını aksattığı için kadro dışı bırakıldı. Ama bir gün Galatasaray-Fenerbahçe basketbol final maçında oynanması istendiğinde, aynı gün Beşiktaş–Fenerbahçe futbol maçı olmasından dolayı antrenman eksiğini dile getirip “Dokuz aydır basketbol topunu elime almıyorum” dediyse de dinletemedi. Sabah o zamanki adıyla Mithat Paşa Stadyumu’nda çıktığı Beşiktaş derbisinde sahada iki gol, aynı akşam salonda Galatasaray’ı 82–50 yendikleri maçta 32 sayı atıp efsanesini ikiye katladı.

DSC_0056

Fakat sonunda beklenen oldu ve Sportif Oyunlar Federasyonu her iki dalda da parlayan bu gençten bir seçim yapmasını istedi. Futboldaki şartlar ve seyirci sayısını göz önüne alıp seçimini yaptı. “Basketbolu içten gelen bir arzu ile oynuyordum ama hayat bazen sevdiklerini mecburen bıraktırıyor. Mamafih futbolu da severek oynadığımı itiraf edebilirim” diyerek seçimini yaptı. Ama kendisine “Basketbolda da futboldaki şartlar olsa hangisini tercih ederdiniz?” sorusuna “Hiç tereddütsüz basketbol. Çünkü bu sporu delicesine sevmekteyim. Memleketimizde basketbol ilerlemiş, profesyonel sporcusunu geçindirebilir duruma gelmiş olsa ‘basketbolcu Can’ olacaktım” yanıtını veriyordu.

Bir devir kapanıyor, basketbolun yetenekli çocuğu artık sadece çim sahaya çıkıyordu. Basketbol camiası için üzücü olan bu haber futbolseverler ve özellikle de Fenerbahçeliler için bayram havası yaratıyordu.

metin001

“İtalya’ya gidiyorum, fezaya değil”
Gün geçtikçe ünü yayılan yıldız, Türkiye’ye sığmadı. Fenerbahçe’de oynarken, Macar şampiyonu Csapel’le İstanbul’da yaptıkları maçta 97’nci saniyede yenilen gole 86’ncı dakikada karşılık verdi ve maç 1-1 bitti. 3-2 kazanılan rövanş maçında ise oynadığı futbolla sadece Fenerbahçelilerin değil, Macarların da gözlerini kamaştırdı. Maç sonrası soyunma odasına gelen Hidegkuti, Lantos ve Kocsis, Bartu’nun boynuna sarıldı. Bir zaman sonra Fiorentina’ya teknik direktör olan Hidegkuti o gün aklına koyduğu 8 numaralı Bartu’ya talip oldu ve Sinyor’luk günleri başladı.

can bartu j¸bile sonras˝nda

O dönemde Türkiye’den Avrupa’ya transfer olmak bambaşka zorluklar taşıyordu. Oyuncu değişikliğinin yapılamadığı, meşin yuvarlağın üzerine iç yağ sürüldüğü, futbolcuların kaşı yarılmasın diye kafa topuna çıkmak istemediği dönemlerdi söz konusu olan. Bırakın futbolcu olarak, maddi yetersizliklerden dolayı milli sporcu olarak bile Avrupa’ya gidilemiyordu.

Tesadüf o ki, bu toprakların iki yıldızı Can Bartu ve Metin Oktay aynı sezon İtalya’ya transfer oldu. Taçsız Kral “futbolcu cehennemi” memleketin Palermo takımında sadece bir yıl kalabilirken; Bartu ise Fiorentina, Venezia ve Lazio’da altı yıl top koşturdu. Özenli ve zevkli giyiminden ve ustanın deyişine göre zarif futbolundan dolayı Türkiye’de “Baron” olarak anılan Bartu’ya, İtalya’ya gidince Türk basını “Sinyor” lakabını taktı. İtalyanca “Bey” anlamına gelen bu lakap için Bartu, “Baronluktan sinyorluğa düştük” esprisini yapsa da lakabın onun jantiliğini yansıttığı çok açıktı.

DSC_0075

Transferini “İtalya’ya gidiyorum, fezaya değil” sözleriyle gayet olağan karşılamıştı ama seneler içinde “Bir Avrupa kupası finalinde forma giyen ilk Türk futbolcu” unvanını kazanmak dışında, rakip takımın kendisi için özel önlemler aldığı bir oyuncu oldu. Biz her ne kadar Sinyor’u daha çok Fiorentina ile ansak da Lazio’da oynadığı maçlarla da hafızlarda yer etti. Özellikle de şu maçla!

Kümede kalmak için puan alması gereken Lazio, şampiyonluk yolundaki Milan ile karşılaşıyordu. 0-0 devam eden maçın bitimine 5 dakika kala San Siro’ya sis çöktü. Hakemin maçı tatil etmesine en çok Lazio’lular itiraz etti. İki gün sonra yapılan tekrar maçında bu kez Milan 2-0 önde ve maçın bitimine 5 dakika kala sis geri geldi! Hakem yine maçı tatil ettiğinde bu kez itiraz sırası Milan’lı futbolculardaydı. Üçüncü maç güneşli bir havada başladı ve Can Bartu bir asist, bir de golle takımını galibiyete taşıyan oyuncu oldu. Maçın bitimine 5 dakika kala bu kez sahaya sis değil, Sinyor’un karizması çöktü; hocası alkışlatmak için onu saha kenarına aldı. İşte tam o sırada filmlerde karşılaşacağımız türden bir sahne yaşandı. Yavaş adımlarla oyundan çıkarken omzuna bir pardösü kondu, eline de bir puro verildi. Sinyor savurduğu dumanlar eşliğinde alkışlarla oyundan çıktı. Bir daha da böyle sahne görülmedi.

1960-61 ˛ampiyon kadro

Can Bartu, yurda döndüğünde takvimler 1967’yi gösteriyordu. Üç yıl daha top koşturacağı sahalarda yine fırtınalar estirdi. Fenerbahçe’nin Manchester City ile oynadığı maçta yaptığı taktikler, futbolu Avrupa’da görüp farklı bir açıdan değerlendirdiğinin kanıtıydı. Takımı 2-1 öndeyken geriye kalan 14 dakikada riske girmek istemediği için santradan başlayarak topu sürekli taca çıkardı, kale çizgisine kadar taç kullanarak geldi. Öyle ki rakip teknik direktör Allison’ın hakeme “Bu adam bize top oynatmıyor” yakarışı, “Yaptığı her şey kuralına uygun” cevabını aldı!

“Futbolda bir şeyler değişecek, öğrenilecek ama ben göremeyeceğim”
Sinyor, 1970’te futbola değil ama sahalara veda eder. Fakat camiadan hiç kopmaz. Spor yorumculuğu, yazarlık yapar. Kendisine sorarsanız takım yazarlığı, spor yazarlığının bittiği noktadır. Ona göre kendisinden sadece Fenerbahçe yazmasını istemeleri bu nedenle manasızdır. Fenerbahçe yazarı olsa da takımını inadına en acımasız dille eleştiren de zaten odur. Onu gazetede, televizyonda çok görürüz. Belki de bundandır yeni neslin Bartu’yu “yorumcu” sanarak eleştirmeyi kendilerine hak görmesi. Geçmişini, yaptıklarını bilmeden izlendiğinde eleştirdiği futbolcunun adını hatırlamayıp “Neydi o çocuğun adı?” demesini bilgisizlik sanmak tek kelimeyle hadsizlik.

can bartu 1959

Hakkında yazılanları okursanız her efsane gibi fazlaca abartılmış hikâyeye rastlarsınız. Hikayeler dilden dile anlatılırken bolca üzerine konur, her seferinde biraz değiştirilir. Tıpkı Bartu’nun Ankara sıcağında tribünün gölgesinden ayrılmadan oynadığı söylentisi gibi… Ankara’nın kuru sıcağında oynanan milli maçta 1-0 yenikken, 4-1 galip duruma geldikten sonra tuttuğu rakibin peşinden koşmaktan bitap düşen Sinyor “Susuzluktan ağzım köpürmüştü. Oyuncu değişikliği yok, su yok… Lefter’e ‘Gir araya’ dedim” diye anlatır. Marke ettiği rakibi bıraktıktan sonra 19 Mayıs Stadyumu’nun tribün gölgesine sığınır ve derin bir oh çeker. Sonrasında takım arkadaşı Naci ortaya gelmesini söylediğinde “Çok iyi oynuyorsunuz, devam edin” diyerek espri yapar. Zaten takım öndedir ve maçın bitimine çok az kalmıştır. Fakat dilden dile anlatılan bu hikaye Bartu’nun gölgede kalmak için maçın iki yarısında farklı mevkilerde oynamasına kadar gelmiştir. Gerçi bu bile Sinyor’un her iki ayağını da kullanabildiğini gösterir; ki doğrudur!

-

1974’te, Fecri Ebcioğlu bugün bile söylenen “Yaşa Fenerbahçe” marşını yazar. İlk kez Nesrin Sipahi’nin sesinden duyarız “Cihatlar, Lefterler, Canlar, Fikretler”i. Şimdi o dizeden bize kalan tek isim onunki.

“Futbolda bir şeyler değişecek, öğrenilecek ama ben göremeyeceğim” demişti Sinyor…

Yazı Özlem Küçük

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply