Franck Ribery’nin İstanbul günleri

Bugün oynanacak Bayern Münih – Beşiktaş maçı öncesi Jupp Heynckes’in en çok güvendiği isimlerden Franck Ribery’nin İstanbul günleri diğerlerinden biraz farklıydı

UEFA, geçen yıl Bayern Münih’in Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmasında kilit rol oynayan Franck Ribery’nin 2012-13 sezonunda Avrupa’nın En İyi Futbolcusu olduğunu ilan etti. Oysa Fenerbahçe’nin eski yöneticilerinden Ömer Çavuşoğlu, 2005 yılının ocak ayında Galatasaray’a transfer olduğunda bir televizyon programında onu “Anelka’nın bonusu” olarak nitelemiş, bu benzetme dillere pelesenk olmuştu. Galatasaray yöneticisi Ergun Gürsoy bile, Anelka’yı Ribery’ye tercih ettiğini söylüyor, “Fenerbahçe’nin Anelka’ya ödediği 15 milyon euronun üçte birine Ribery’i aldık ama o kadar paramız olsa ben de Anelka`yı alır, şov yaptırırdım” diyordu.

Ancak UEFA’nın tesciliyle birlikte aradan geçen sekiz yılda “bonus” kulağı geçti. Ribery, Türkiye’den gitti gideli adım adım Türk futbolseverlerin ve özellikle Galatasaraylıların iç çekerek izlediği, bir Ferrari marka otomobil gördüğünde onu hatırladığı, bir dünya yıldızına dönüştü ve nihayet zirveye kadar çıktı.

“2 saat içinde transferi bitirdik”

Aslında Ribery’nin Türkiye macerası Beşiktaş’ta da başlayabilirdi. Menajer Ceylan Çalışkan yıllar önce FourFourTwo’ya “Ribery’yi de ben buldum. Kasetlerini aldım geldim Beşiktaş’taki yetkililere izlettim” demişti. “Fakat o zamanın hocası Del Bosque, o mevkide o tarz bir oyuncuya ihtiyacı olmadığını söyledi. Başka bir hoca olsaydı Ribery, Beşiktaş’a gelirdi.” Aynı Ribery, 2005 yılında Galatasaray’ın yolunu tutu.

“2 saat içinde transferi bitirdik” sözleriyle anlatıyor dönemin Galatasaray yöneticisi Adnan Öztürk. “Çalıştığım şirketin CEO’su eski Fransız bir futbolcuydu. Bu sebeple Fransa ligini ve Metz’i çok yakından takip ediyordu. Rahmetli Özhan Canaydın ile birlikte yediğimiz yemeklerin birinde konuşuldu Ribery. Transfere karar verdiğimizde Ribery’yi sene sonunda almayı düşünüyorduk. Ancak başka kulüpler devreye girince çabuk karar vermek gerekiyordu.”

Ribery’nin transferine Fransızlar da oldukça şaşırmıştı. L’Equipe haberi “Yıldırım düştü!” başlığıyla duyuruyordu. Zira Ribery, Fransa’nın en çok gelecek vaat eden oyuncuların başında geliyordu. Ancak Metz kulübüyle sorunlar yaşadığı da aşikârdı. Öyle ki, transferde rol oynayan yöneticilerden bir diğeri Fatih Gökşen’in anlattığına göre Ribery, Galatasaraylı yöneticileri eşiyle birlikte bavullarını yüklenmiş halde havaalanında karşılamıştı. “Lüksemburg Havaalanı’nda buluştuk. Daha transferi bitmemişti bile” diye anlatıyor Gökşen. “Gelmeyi kafasına koymuş durumdaydı. O an üzerindeki kıyafetleri, tavuk yiyişi gözümün önünden gitmiyor.”

Franck Ribery'nin İstanbul günleri

Franck Ribery’nin en büyük destekçisi Robben

“Ne taraftar, ne de basın karşıladı”

31 Ocak 2005 transferin son günüydü. O gün Fenerbahçe taraftarı organize şekilde Nicolas Anelka’yı Sabiha Gökçen’de karşılarken, gece saatlerinde Türkiye’ye ayak basan Ribery’yi karşılayanlar sadece Galatasaraylı yetkililerdi. Dönemin Galatasaray Basın Sorumlusu Yako İgual, “Ribery İstanbul’a indiğinde ne bir taraftar ne de basın vardı. Fazla ses getiren bir transfer olduğunu söyleyemeyiz” diyor.

Ancak Ribery, ilk idmana çıktığında işler biraz değişti. Başta Hakan Şükür olmak üzere tüm futbolcular yeni transferin yeteneklerine hayran kalmıştı. Hakan Şükür yıllar sonra “İlk idmana çıktığında yaptıklarını görünce, ‘Herhalde bu adam sakat, bizi kandırdılar’ diye düşündüm. Müthiş bir oyuncuydu” diyecekti.

FourFourTwo’nun görüşüne başvurduğu Bülent Korkmaz da benzer şeyler söylüyor: “Daha ilk antrenmanda Ribery’nin özel bir oyuncu olduğunu anlamıştık. Yaşı geçmiş futbolcuların transferlerine alışkın futbolcular olarak böyle gelecek vaat eden bir oyuncunun Türkiye’e geldiğine inanmak zordu. Çok çalışkan ve çok hırslıydı. Antrenmanlarda en çok çalışan oyunculardan biriydi.”

İlk maçına ligin 20’nci haftasında Çaykur Rizespor deplasmanında çıktı. O gün Sabri’nin yerine sonradan oyuna girdi ve 28 dakika oyunda kaldı. Ama bu süre, izleyenlerden olumlu not alması için yeterliydi. Yeteneği sıra dışıydı ve Rıdvan Dilmen ertesi gün onu tarif ederken kelime bulmakta zorlanmıştı. “Ribery hani ‘futbolcu şeyinden bellidir’ derler ya. Aynen öyle. İyi futbolcu” diye yazmıştı maç yazısında.

21’inci haftada, 19 Şubat 2005 günüyse Ali Sami Yen’de ilk kez Galatasaray taraftarının huzurundaydı. İmza attığı günden itibaren bu transferi küçümseyenler kadar hakkında yüksek beklenti oluşturanlar da vardı. Sonuçta Fransa U-21 Milli Takımı’nda oynuyordu. Galatasaray’a transfer olmadan önce ligin ilk yarısında sekiz asist yapmıştı ve bu alanda ligin zirvesindeydi. Üstelik bu adam daha bir yıl önce Fransa 3. Ligi’nde forma giyiyordu!

Ancak bu veriler bir kenara, o gün Ribery hakkında gerçek, tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Topu ayağına aldığı anda tribünde senkronize bir uğultu yükseliyordu. Bu uğultunun orkestra şefiyse Ribery’nin hızlanmaları, frenleri, çalımları; kısaca saha içindeki topla dansıydı. O dönem Galatasaray’a saha içinde bir kahraman lazımdı ve Ribery bundan çok daha fazlasını vaat ediyordu. Taraftarlar kendisine kısa süre içinde “FerraRibery” diye seslenmeye başlayacaktı.

Ali Sami Yen’deki ilk maçınının ardından Ahmet Çakar, Ribery’yi Rıdvan Dilmen’e benzetmişti. Ancak Galatasaray yöneticileri Adnan Öztürk ve Fatih Gökşen, Ribery’nin Rıdvan Dilmen’den en az iki kat daha iyi olduğunu iddia ediyordu. Maçtan sonra mikrofon uzatılan Ribery ise “Anelka mı, yoksa sen mi daha iyi futbolcusun?” sorusunu “Anelka ile karşılaştırılmam yanlış” diye geçiştiriyordu.

Daha sonra AFP’ye verdiği röportajda da Türkiye’ye gitme kararını savunuyordu. “Elbette Türkiye; İspanya, İngiltere ya da İtalya kadar büyük bir futbol ülkesi değil. Ama Galatasaray, Metz’ten çok daha büyük bir takım. Burada Şampiyonlar Ligi’nde oynama şansım var. Milyonlarca taraftara ve tarihinde büyük başarılara sahip.”

Franck Ribery'nin İstanbul günleri

Franck Ribery’nin İstanbul günleri

“Sempatik ve sosyal”

Bülent Korkmaz Ribery’yi “Çok hoş, sempatik, gördüğümüz andan itibaren bu duygularla yaklaştık” sözleriyle anlatıyor. “Gerçi dil problemimiz vardı ama yine de bir şekilde anlaşıyorduk. Sosyal ilişkileri çok kuvvetliydi.” Ribery sadece Fransızca konuşabildiği için Yako İgual bir an olsun yanından ayrılmıyor, tercümede ona yardımcı oluyordu. “Diğer tüm yabancı oyuncular gibi Ribery’yi burada rahat ettirebilmek, uyumunu kolaylaştırabilmek için elimizden geleni yaptık. O da burada oldukça mutluydu” diyor İgual.

Basın, Ribery’nin özel hayatıyla da yakından ilgileniyordu. Boulogne’da bir barda karıştığı bir olay yüzünden süren mahkemesi, zaman zaman dillendiriliyordu. Ancak İstanbul hayatı çok daha sakin geçti. Eşi Wahiba ile birlikte daha çok evde vakit geçirir ve tutkunu olduğu kovboy filmlerini izlerdi. Türkiye’de özellikle patlıcan yemeklerini çok sevmişti. Karnıyarık, alinazik ve imambayıldı gibi yemekler favorisiydi. Dışarı çıkma sebebi genellikle yemek içindi.

Fransa’da zaman zaman hakkında çıkan dedikodulara ise öfkeliydi. İstanbul’da yaşadığı sırada L’Equipe gazetesine verdiği röportajda şöyle diyordu: “Başkalarının ne düşündüğü umurumda değil. Ben değişmedim. Türkiye’de de basit insan olmaya devam ediyorum. Bir ara Metz’ten ayrılmamın imkansız olduğunu düşünüyordum. Ancak yöneticiler bazı sözlerini tutmadı. Arada güvensizlik oluştu. Türkiye’de mutluyum. Futbol burada yaşam biçimi. Galatasaray’ı seviyorum ve burada şampiyonluk yaşamak istiyorum.”

Ama Ribery, şampiyonluk göremedi ve sadece Fenerbahçe karşısındaki 5-1’lik Türkiye Kupası zaferiyle yetindi. Ribery’nin takımdan ayrılışı, Galatasaray taraftarıyla başkan Özhan Canaydın arasındaki pamuk ipliğine bağlı olan sevgi bağlarının tamamen kopmasına neden oldu. Metz’den altı aylık kiralık olarak alınan ve sezon sonunda da 2 milyon euro ödenerek bonservisiyle birlikte Galatasaray’a kazandırılan Fransız futbolcunun menajeri Frank Henouda, 137 bin euroluk transfer taksidinin geç yatırılmasını fırsat bilerek oyuncusunu Marsilya’ya götürdü.

O saatlerde dönemin sportif direktörü Bülent Tulun “Hayatının hatasını yaptı, ödenen dekontlar elimizde”, Özhan Canaydın ise “Ribery gelip özür dileyecek veya futbol kariyeri bitecek” derken Franck Ribery’nin yeni takımının formasıyla çektirdiği fotoğraflar ajanslara düşmüştü bile… Bu gelişmelerden sonra Galatasaray’ın CAS’a kadar götürdüğü tüm davalar sonuçsuz kalırken, 2006 Dünya Kupası’nda harikalar yaratan Ribery, bir sene sonra 25 milyon euroya Bayern Münih’in yolunu tutuyordu. Sonrası malum…

“Je t’aime diye boynuma sarıldı”

Yıllar sonra pek çok yönetici Ribery konusunda hatalar yapıldığını kabul etti. Onlardan biri de “Oyuna geldik” diyen Fatih Gökşen. “O zaman Türkiye’ye yeni gelmişti, Citroen C4 hediye etmiştim Ribery’e. O anı görmeniz lazımdı… Je t’aime, je t’aime (seni seviyorum) diye boynuma sarıldı. Şimdi Ferrari’leri Porshe’leri beğenmiyor. O zamanın yöneticisi olarak, oyuna gelmemiz ve elimizde tutamamamız büyük yaradır hepimizde. Camiamızdan özür dilerim…”

Görünen o ki İstanbul, Ribery’nin hatıralarında mutlu bir anı olarak kaldı. Bayern Münih’ten eski takım arkadaşı Hamit Altıntop, TFF’nin Tam Saha isimli dergisine verdiği röportajda şöyle anlatıyordu: “Ribery ilk geldiğinde bir ara konu açılmıştı. Galatasaray’la ilgili hep olumlu şeylerden bahsetmişti. Bazen ‘Nasılsın?’, ‘Ne yapıyorsun?’ gibi Türkçe kelimeler de kullanırdı. Galatasaray’da oynamış olmasını da kişisel gelişimi açısından büyük bir adım olarak görüyor.”

Ribery, henüz iki yaşındayken arabanın ön camından dışarı fırladığı o korkunç trafik kazasının izini yüzünde taşıyor. Bu kaza sadece yüzünde iz bırakmakla kalmadı, psikolojik etkileri de oldu. “Küçükken yaşadığım çoğu sorunun nedeni o kaza değildi. Bu daha çok insanların bana bakış biçimlerinden kaynaklanıyordu” diyor Ribery. “Alay konusu oluyordum ve ailem onlarla boğuşmak zorunda kalıyordu. Ben böyle büyüdüm. Şimdi iyi kazandığım için insanlar bana neden estetik ameliyat düşünmediğimi soruyorlar ama ben buna ihtiyaç duymuyorum. Yaralar benim bir parçam ve insanların da beni bu şekilde kabul etmesi lazım.”

Lille’deki futbol akademisinden 13 yaşında kovulması da hayatındaki önemli dönüm noktalarından biriydi. Nedeni sokak kavgalarına karışmasıydı. “Kovulmuştum çünkü esasında okulda pek iyi değildim” diyor Ribery. Lille akademisinde hakkında verilen kararı duyduğu zaman neler hissettiğini hâlâ hatırlıyor: “Korkunçtu, kendi kendime, ‘Belki de hepsi bu kadardı, belki de asla futbolcu olamayacağım’ demiştim.” Ancak o, bir yolunu buldu ve çocukluk kahramanı Zidane gibi bir dünya yıldızına dönüşmeyi başardı. Bu yolda İstanbul onun için sadece bir duraktı.

Yazı Ahmet Yavuz

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply