İkon: Feyyaz Uçar

Metin, Ali, ille de Feyyaz! Büyük golcüydü. Kendi sözleriyle “Türkiye’de gol atmadığı kaleci, çalımlamadığı savunma oyuncusu yok”tu. Her şeyiyle başka türlü bir futbol fenomeniydi

Ne yıllardı ama! Takım daha sahaya çıkmadan tribünlerden bir uğultu yükselirdi: “Metin, Ali, Feyyaz vursun (diyelim hadi), Beşiktaş’ım şampiyon olsun!” Olmuştu da, hem de arka arkaya üç kere. Beşiktaş 100’üncü yılında bir kez daha şampiyon olduğundaysa Feyyaz Uçar, talihsiz bir şekilde ayrılmak zorunda kaldığı kulübüne bu kez Lucescu’nun yanında antrenör olarak dönmüştü. Yani, beşinci bir şampiyonluk daha yaşadı.

FEYYAZ-05Derler ki, 80’li, 90’lı yıllarda Beşiktaşlı olmuş her çocuk Feyyaz’a  hayrandır. Onun yerini kimse tutamaz. Bilemem, tabii. Ben 80’li yıllarda bile 40 yaşındaydım, nerede kalmış 90’lar! Ama Ali İhsan, Vedii, Recep Adanır döneminde bile maçlarına gittiğim takımımın en sevdiğim oyuncularından biri, belki de birincisidir. Metin, Ali, ille de Feyyaz! Golcüydü,  aynı zamanda, espriliydi. Maçlardan önce ve sonra verdiği söyleşilerde espriler yapardı. Güler yüzlüydü, iyi yüzlüydü. Gerçi o zamanın takımı öyleydi. Beşiktaş’ın kolej takımı… Ne var ki bu tanımı Feyyaz sevmiyor, “Bir türlü üniversiteli olamadık” diyor. Bunu kendisinden duydum çünkü Feyyaz’la buluştuk. Allah biliyor ya, onu gördüğüm anda kulaklarıma giden ağzımı uzun süre toplayamadım. Feyyaz yani, dile kolay!

Kibar Feyzo derlerdi Feyyaz’a. İnternet’e göre “Bay Gol” de derlermiş. Bay Gol olduğu doğrudur ama ona böyle hitap edildiğini ben duymadım. 1963 doğumlu, İstanbullu. Altyapı kariyerini Avcılar 3. Amatör Küme’de yaptı. Çorlu Endüstri Meslek Lisesi’nde okurken de oynarmış. “Aslında futbolcu falan olacağım yoktu” diyor. Beşiktaş’ı da tutmazmış. Ayran gönüllüymüş biraz. O sıralar takım başarılı diye Bolu’yu tutarmış meselâ, parladı diye de Trabzon’u. Ne var ki, futbol gözünü ona dikmiş bir kere. Çok ilginç bir Beşiktaş’a geçme hikâyesi var.

Dedik ya, genç Feyyaz Avcılar’da oynuyor, aileden teşvik falan da hak getire! Genel olarak, çocukların, babaları görmesin diye futbol ayakkabılarını sakladıkları dönemlerden söz ediyoruz. Öyle şimdi olduğu gibi, çocuk istemese bile “Belki bizi kurtarır” umuduyla takım takım dolaştırmanın hayali bile yok. İşte Feyyaz’a bir gün Lüleburgazspor’dan teklif gelmiş. Gitmiş tabii ama tam gittiği gün de hoca değişmiş, yeni gelen hoca da kendisini görmek istemiş. “Seçmeye çıktık. Ödünç ayakkabıyla üç gol attım” diye anlatıyor. Sonra da otostop yaptırıp, bir tıra bindirip gerisin geri Avcılar’a yollamışlar!

FEYYAZ-09

Eve gitmiş. Babası Petrol Ofisi’nde çalıştığı için lojmanda oturuyorlar. Ertesi gün arkadaşlarıyla plajdayken, Beşiktaş’tan Hasan Tutaş gelmiş. “Beşiktaş’ta oynamak ister misin?” diye sormuş. Nasıl yani? Basbayağı, Beşiktaş’ta. “Lisansımı almamız lazım” deyince de Tutaş, “Ben aldım” demiş. Aslında bu işi başlatan Atıf Keçeci. Gol krallarına bakarken Avcılar’da gencecik bir futbolcunun gol kralı olduğunu görmüş. Amatör futbolcuların birer takım formaya ya da birer takım elbiseye gittiği yıllarda, Feyyaz Uçar, Avcılar’dan Lüleburgaz’a transfer olmaya çalıştığının ertesi günü Beşiktaş genç takımına gelmiş. Ertesi sezon da A takıma terfi etmiş, devre arası, İskenderun’da kampa katılmış. 1981-82 şampiyonasında tribündeymiş, 82-83’te PAF takımında; son dört maçta üç gol atmış.

FEYYAZ-012Beşiktaş altyapısı çok iyiydi o zamanlar, dışarıdan da güzel adaptasyonlar yapılıyordu. Kocaeli genç takımından Metin, Avcılar’dan Feyyaz… Takıma Sinan Engin ile çıktılar. O zamana kadar hep sağbek oynayan Ali Gültiken de ileri alındı. Böylece Beşiktaş’ın “Şenol, Birol, Gol” sloganının ardından, tamamen yerli futbolculardan oluşan (ne günlermiş!) ve üstüne şarkı yazılan forveti oluştu: “Metin, Ali, Feyyaz”. Ligin hâlâ kırılamayan 10-0’lık rekorunu Adana Demirspor’a karşı kırdılar: Metin 3, Feyyaz 3, Ali 4 gol. Bir de, 3-2’lik Galatasaray maçını unutamıyor. “2-0 mağluptuk, hiç aklımdan çıkmaz. İki gol Ali attı, son golü ben attım.” Bu efsane üçlü maçlara hiç kaptan çıkmamış. Eh, mümkün değil, tabii. Feyyaz “Rıza bizden önce de vardı, biz gidince de kaldı” diyor. Atom Karınca Rıza Çalımbay, aynı zamanda hiç sakatlanmayan, kart görmeyen bir oyuncuydu.

Feyyaz’ın kendine özgü bir stili vardı, Nihat’ınki gibi. Göztepe’de oynayıp sonra Beşiktaş’a gelen Nihat Yayöz’den, meşhur Vazo Nihat’tan söz ediyorum. Biraz onun stili gibi, biraz Gerd Müller gibi. Santrfor fiziğine sahip olmadığı halde gol sezgisi çok güçlü olan, ceza sahası içinde nerede durulacağını iyi bilen futbolcular… Walsh’ın pasları hep onu bulurdu sanki. Çünkü Feyyaz nerede duracağını biliyordu. Sahada en iyi anlaştığı oyunculardan biri, ondan yedi yaş büyük olan, takıma alınınca da yaşı nedeniyle “Seba’nın askerlikten arkadaşı” denen Alan Walsh’tu. Aslında Seba’nın “asker arkadaşı” sadece Walsh değildi; Gordon Milne’in 1989-1990 sezonu başında İngiltere’den transfer ettiği Robert McDonald ve Ian Wilson da aynı şerefe nail olmuştu. McDonald sadece bir Avrupa Kupası maçı oynadıktan sonra İngiltere’ye döndü. Wilson bir, Walsh ise iki sezon Beşiktaş forması giydi. İki lig şampiyonluğu ve bir de Türkiye Kupası şampiyonluğu gören Walsh, özellikle Feyyaz’a ve Ali’ye yaptığı asistler ve ortalarla temayüz etmişti. Feyyaz, “Walsh çok istikrarlı bir oyuncuydu” diyor.

Çok ileri gittik, gene altyapıya dönelim. Çünkü burada unutulmaz biri var. Daima, Beşiktaş’a en fazla hizmet etmiş kişilerden biri olduğunu düşündüğüm, engin bir futbol bilgisine sahip, alçakgönüllü Serpil Hamdi Tüzün Hoca. Feyyaz, onun bir futbol dehası olduğunu söylüyor. Bir seminerde futbol adamları top kontrolünü anlatıyorlarmış: “İki bölüme ayrılır” demişler, “top rakipteyken, top sendeyken.” “Hayır,” demiş Serpil Hoca, “eksik, çünkü üçe ayrılır. Topun kimsede olmadığı zamanlar da var. Çabuk düşünen, hareket eden adam topu alır.”

FEYYAZ-014

Sonra toplandılar işte: Bora, Ali Kemal, Necdet, Ali Gültiken, Gökhan Keskin, Şifo Mehmet, Zeki Önatlı ve Recep Çetin. Feyyaz 1989–1992 döneminde üç sezon üst üste gelen şampiyonluk öncesindeki yılları da anıyor, 1982–86 arasındaki kabuk değiştirmeden söz ediyor. “Ziya, Fikret ağabey, Küçük Haluk, Mehmet, Bora, Necdet, Ali Kemal ağabey… Serdar Bali ayrıldı. Mevkiler değişti. Gökhan zaten liberoydu. Bir sezon sol açık oynadım. Orta sahada, sağ açıkta görev aldım.” Santrforda istikrar ise Milne ile gelmiş. O dönemde unutamadığımız talihsiz ikincilikler de var, sayıları da şampiyonluklar kadar. 

“Kadro oturmamıştı, geçiş dönemiydi” diyor Feyyaz. “Çok basit hatalar yapıyorduk. Kaleciler çok değişti ama tek neden bu değil.” Takımın avantajları neymiş? Başarıyı neye bağlıyor? Pek çok şeye ama öncelikle uzun süre birlikte olmaya. “Her şeyi birlikte yapıyorduk, işkembe çorbası içmeye bile birlikte gidiyorduk. Kamplar bir gündü, kısıtlama yoktu. Değişik yerlerden geldiğimiz halde takım içinde gruplaşma yoktu. Yeni gelenleri kaynaştırırdık.” Sergen’i takdirle hatırlıyor. “Sergen 17 yaşında bizimle oynadı. Çok zekidir, hemen adapte olur. Hep bir sonraki pozisyonu oynadı. Sergen üç şeyi düşünür, en doğrusunu yapar.”

FEYYAZ-02Yugoslav ekolü konusunda da tecrübesi var elbette. Branko Stankoviç, Dorde Miliç, Miloş Milutinoviç… “Miliç çok zekiydi. Genç oyuncu keşfetme yeteneği vardı. Beni, Ali’yi Miliç A takıma çıkardı. Stankoviç, disiplinliydi. Sol açıkken beni beş dakikada oyundan aldı. İdmanlardan da kovuyordu. Bir yandan da üniversiteye gittiğim için antrenmanlara yetişmekte zorlanıyordum. Belediye otobüsüyle gidip geliyordum. Sürekli geç kaldığım için Stankoviç beni Şeref Stadı’ndaki havuzun orada bekler, göz göze gelince de ‘Hiç gelme’ mealinde el sallardı. Belki de yıpranmayayım diye kasıtlı yapıyordu. Metin’e de çok çektirdi ama hepimizde büyük emeği vardır.” Milne zamanında “yabancı”lar çalışmalarda zorlanırken, altyapıdan verimli bir temelle gelen oyuncular, Serpil Hamdi hoca sayesinde rahat etti. “16–17 yaşında öğrenen rahat eder” diyor Feyyaz ve ekliyor: “Biz çok şanslıydık.” Öte yandan, altyapının takımlar için o sıralar biraz da ihtiyaç olduğunu düşünüyor. “1985-86 sezonunda sol açık oynuyordum, forma şansı buluyordum. Sonra 1986-87 sezonunda Paprica sakatlandı, ben yedektim. Gol attım, sürekli oynamaya başladım. En iyi ortalar Walsh ile Şekerbegoviç’ten gelirdi. Ama ben maalesef Şekerbegoviç ile fazla oynama şansı bulamadım. Sonra Rıza sağ kanatta oynamaya başlayınca muz ortalar da gelmeye başladı.”

Ancak takımı da, oyunu da en çok etkileyen Milne olmuş tabii. Bir defa, çift santrfor uygulaması başladı: Feyyaz ile Ferdinand, Metin, dönem dönem Ali. Takım önce kapalı kutudan farksız Gordon’u anlamakta zorlanmış. Zamanla tanımışlar, öğrenmişler. Başarının, idman tarzından kaynaklandığını düşünüyor: Çabuk düşün, harekete geç. “Gol vuruşu çalışırdık, ön direk–arka direk çapraz koşu yapardık, idmanda tek pasta ısrar ederdi. Beni çok rahatlatıyordu” diyor Feyyaz. Meşhur ayak içi vuruşlarını hatırlıyoruz, her iki ayakla. “Her iki tarafa da dönebiliyordum.” Milne 2005 yılında İstanbul’a geldiğinde de kulislerde Feyyaz ile Sinan’ın adları dolaşmıştı.

FEYYAZ-015

Nasıl biriymiş o zamanlar? Müzik tutkunu. Türk pop müziği seviyor ama Avrupa listelerini de izliyor. Bir de, Simply Red’i severmiş. Takımda bir sosyal demokratlık hali de varmış. Metin, Feyyaz, Şenol hayat görüşü olarak sosyal demokratlar. Rıza’nın pek alâkası olmadığını söylüyor. Feyyaz Uçar, kibar, eğitimli, yabancı dil bilen örnek bir sporcu. “En büyük avantajım Milne ve Ferdinand geldiğinde onlarla İngilizce konuşabilmem oldu. Bir avantajdı, beni biraz daha ayrı gördüler. Aslında üniversitede, lisede falan İngilizce öğrenememiştim ama iki yıl beraber yaşadığım Norveçli kız arkadaşımdan en güzel şekilde öğrendim!” Ferdinand da takım arkadaşları arasında hangisinin en iyisi olduğu sorulduğunda “Absolutely Feyyaz!” demiş. “Süper, çok zeki”. Doğrusu bu “Kesinlikle Feyyaz!” cevabının İngilizce bilgisinden kaynaklandığını sanmıyoruz. Üniversite, İstanbul Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi. AEF’nin Beden Eğitimi ve Spor bölümü futbol ihtisas mezunu olan Feyyaz Uçar, beden öğretmenliği de yaptı.

Onlarda Seba’nın karakteri olduğunu söylüyor; mağlubiyeti bu nedenle olgunlukla karşıladıklarını da. “Şampiyonluklar lütuf değil, bileğinizin hakkıdır” diye de ekliyor. “Beşiktaş’ın hakemlerle ilişkisi bir Galatasaray, Fenerbahçe gibi olmamıştır.” Biz de o yılları gerçekten hasretle anıyoruz. “Bütün golleri biz attık, slogan olduk. Kadronun belli bir iskeleti vardı ama şampiyonluklar bizi avuttu, ileriyi göremedik. Şampiyonlar Ligi’ni, Avrupa kupalarını öngöremedik. Üç yabancı hakkını yetersiz kullandık.” İşlerin bugünkü gibi de kalmayacağını düşünüyor. “İleride Şampiyonlar Ligi yetmeyecek, Dünya Ligi kurulacak. Yaz döneminde bir Şampiyonlar Kupası yapacaklar. Dünyada futbol kadar kendini geliştirmek zorunda olan spor yoktur.”FEYYAZ-01

Feyyaz, Güven Önüt’ten sonra ikinci gol kralı olduğu Beşiktaş’ından talihsiz ve trajik bir olayla ayrıldı. Gönül isterdi ki, futbolu Beşiktaş’ta bıraksın. Olsun varsın, seyircinin gönlünde her zaman yeri vardır. İki kez Altay’da teknik adamlık görevi aldı. Başka bir siyah-beyazlı formayla, başka bir platformda başarılı olmaya gidiyordu. Çok önem verdiği dürüstlüğü elden bırakmadan, bunda da kendini göstereceğinden eminiz. O Feyyaz çünkü… 

Yazı Sevin Okyay

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply