İstanbul mucizesi: Biz oradaydık!

2005 Şampiyonlar Ligi finalini oyuncuların ağzından pek çok kez dinlediniz. Peki ya taraftarlar? Futbol tarihinin en çılgın akşamlarından birini yerinde yaşayan Liverpool ve Milan taraftarları anılarını anlatıyor


LİVERPOOL TARAFTARLARI

Frank McGinn
1987’den bu yana kombinesiyle Anfield tribünlerinde. Bir keresinde John Barnes’la karşılaşmış ama konuşmaya cesaret edememiş.

Ryan Herman
Liverpool’u ilk kez 1978’deki West Ham deplasmanında tribünde izlemiş. Anfield Rap kitabının iki yazarından biri olan Derek B’yle bir şeyler içme fırsatı bulmuş.

Les Lawson
1976-77 sezonundan bu yana hiçbir Liverpool maçını kaçırmadığını iddia ediyor. Resmi Liverpool Taraftarları Derneği’nin başkanı.

John Green
1974’den bu yana kombineli Liverpool izleyicisi. Daha da ilginci, 1974’teki bir yarışma programında Liverpool’u temsil etmiş.

Chris Hughes
1982’den bu yana Liverpool taraftarı. Kırmızılar’ın kazandıkları başarıları bir kenara koyarsak, 1983’teki bir antrenman sırasında Ian Rush’la yaptıkları verkaç hayatının en önemli anı olarak öne çıkıyor.

Mark Radley
Liverpool doğumlu, doğuştan Kırmızı bir taraftar. Eşi İstanbul’a gelmesine izin versin diye, önce tüm ailesini Malta’ya tatile götürmüş.

AC MILAN TARAFTARLARI

Alessandro Ciotti
Kulübün kötü günlerinde bile yolundan dönmemiş sadık bir taraftar. Milanista’lık Ciotti ailesinde bir gelenek.

Fabio Conte
1985-2008 arasında Rossoneri’nin deplasman maçları da dahil her karşılaşmasında tribündeymiş. Artık kombinesi yok.

Oscar Poma
1968’de kurulup İstanbul’daki finalden birkaç ay sonra dağıldığını açıklayan taraftar grubu Fossa dei Leoni’nin önde gelen üyelerinden biri.

Elio Cascone
İtalya’nın güneyindeki Salerno şehrinde, Milano’dan 800 km uzakta yaşamasına rağmen 15 yıldır kombinesiyle San Siro tribünlerinde.

Marco Pretti
Yeni nesil taraftarlardan. Milano’da doğmuş, ismini kulüp efsanesi Marco van Basten’den almış. San Siro’da ilk kez maça gittiğinde yıl 2001’miş.

Fabio Disingrini
Artık San Siro’da kombinesi olmasa da Inter ya da Juventus’a karşı oynanan maçları kaçırmayı “aklından bile geçiremediğini” söylüyor.

BİLETE HÜCUM

FM: Bilet işi baştan aşağıya saçmalıktı. Yarı finalden sonra ucuz İstanbul uçuşlarının reklamını yapan broşürler dağıtmaya başladılar ama maça bilet bulup bulamayacağımız belirsizdi. Uçak bileti fiyatları sürekli yükseliyordu ama rezervasyon için de maç biletinin numarası gerekiyordu. Tam bir kabustu!
RH: İnsanlar İstanbul’a ulaşmakta çok zorlandı çünkü uçuşların sayısı çok kısıtlıydı. Kenara 800 avro atıp işten bir hafta izin aldıktan sonra ancak Bulgaristan ya da ona benzer bir ülke üzerinden Türkiye’ye geçebildik. Bazıları gitmekten vazgeçmişken biletler piyasaya çıktı. Mesela ben, bir bilet için adamın biriyle Londra Köprüsü’nde buluştum. Benim için o kadar değerliydi ki cebimde olduğu düşüncesi bile içimi ürpertiyordu.

İSTANBUL’DA ÇILGIN BİR GÜN

AC: Final için günübirlik bir yolculuk planlamıştım. Uçağımız sabah 7’de Milano’dan kalkacaktı ama öğlen 2’ye kadar rötar yaptı. Santrayı kaçıracağım diye ödüm kopmuştu! Birkaç yıl önce Galatasaray-Milan maçı için İstanbul’a gelmiştim ama o zaman yalnızca 15 Milan taraftarı vardı. Bu kez durum çok farklıydı!
MR: Djibril Cisse için çalışan bir kadın aracılığıyla; biri bana, diğeri kayınpederime iki bilet bulmayı başardım. Kayınpederim İstanbul’da mühendislik yapıyordu ve benden habersiz bir bilet bulmayı başarmıştı. Yani elimizde fazladan bir bilet kaldı. Adamın biri kendine bilet bulmuştu ama oğlunun bileti yoktu. Bendeki iki bileti gişe fiyatı karşılığında alıp kendisindeki tek bileti vermeyi teklif etti. Yanında durup koyun gibi mahzun mahzun bana bakan küçük veledi görünce dayanamayıp kabul ettim.
OP: Yola çıkmadan önce birkaç konuda endişeliydik. Birincisi Türk holiganlar, ikincisiyse Liverpool taraftarlarıydı. Kafamızda buna benzer sıkıntılarla İstanbul’a indik ama kısa süre içinde polisin çok verimli çalıştığını gördük ve rahatladık. Ayrıca İngiliz taraftarlar gerçekten çok sıcakkanlıydı. Bize bol bol içki ısmarladılar. Atkılarımızı takas ettik. Harika bir atmosfer vardı.
FD: Anadolu yakasında kalıyordum. O yüzden maçtan önceki gece alkol alamadık. Avrupa yakasına geçmek için bir taksiye atladık ama bütün dükkan ve barlar kapalıydı. Bir grup Liverpool taraftarından bira aldık. Gerçekten özel bir geceydi. Maç, insanların umurunda bile değildi.
RH: Şehir her yanında atmosfer muhteşemdi. Hava güneşliydi, herkes orada olmaktan çok mutluydu. Harika bir kadromuz olmadığının farkındaydık ama bir şekilde buraya kadar gelmiştik ve aramızda hiç Şampiyonlar Ligi finali görmemiş bir taraftar nesli vardı. Tabii ki biz de o anların keyfini çıkardık!
FM: Taksim Meydanı tam bir arapsaçıydı. Bir arkadaşım henüz saat öğlen 1’ken zil zurna sarhoş oldu. Polis kenara çekip uyardı. Neyse ki şanslıydı. Gelirken aldığı kocaman Türk bayrağını görünce iyi davrandılar. Başka bir arkadaşım İngiltere’ye götürmek için iki şişe ucuz brandy almıştı. Havaalanındaki kontrolden geçirmesinin imkansız olduğunu söyleyince, o gece iki şişenin de dibini gördük.
EC: Büyük olasılıkla önceki sabah Türk hamamına gittiğim için maç günü oldukça sakindim. En çok korktuğum kişinin Steven Gerrard olduğunu zannedebilirsiniz ama Papa beni daha çok korkutuyordu! Liverpool’dan daha iyi takım olduğumuz kesindi ama kısa bir süre önce Papa hayatını kaybetmişti ve en son bir Papa öldüğünde Liverpool, Şampiyonlar Ligi’ni kazanmıştı (aslında Elio’nun endişelenmesi için hiçbir sebep yoktu çünkü Papa John Paul, Kırmızılar 1978’de Wembley’de oynanan maçta Club Brugge karşısında kupaya uzandıktan dört ay sonra ölmüştü).

OLİMPİYAT STADI’NA ULAŞMAK
JG: Stadyum yolculuğu tam bir karmaşaydı. Bir taksiye bindik ama trafik bir adım bile ilerlemiyordu. Vardığımızdaysa kendimizi İngiliz köylerine benzeyen bir yerde bulduk. Her tarafta keçiler geziniyordu!
FM: İki kardeşin kullandığı iki taksiye atladık. İkisi de inanılmaz hızlı araba sürüyordu. Bizi bir yerde indirip “Stadyum tepenin ardında” dediler. Ama tepeyi aşınca karşımızda bir tepe daha çıktı, hatta onun ardında bir tane daha… Bir arkadaş tuvaletini yapmak için çalılıklara gittiğinde karşısında keskin nişancı bir polis bulmuştu!
FD: Stadyumun olduğu bölge şehre kıyasla çok daha soğuktu. Stadyuma girmeden önce bir grup Türk çocukla futbol oynadık. Çok rahattık.
RH: Her tarafta inşaatçıların bıraktığı molozlar vardı. Sanki nükleer bir felaket olmuş ve geriye sadece Liverpool taraftarı kalmıştı!
FC: Olimpiyat Stadı’na giden yolda şimşekler çakıyordu. Hava, adeta bizi bekleyen trajediyi haber veriyordu.
OP: Milan tribünlerine konulması gereken 10 bin parça kartonu yerleştirmek için öğlen 4 sularında stadyuma geldim. Yani vardığımda stat bomboştu. Ama koltuklar dolmaya başladıkça, stadın dörtte üçünün kırmızı renkte olduğunu fark ettim. Azınlıktaydık ve onların sesi daha çok çıkıyordu.
RH: Statta ne yiyecek, ne içecek bir şey vardı. Üst ve alt tribünler arasında rahat rahat geçiş yapılabiliyordu. Kendimi ünlü boksör Amir Khan’ın yanında otururken buldum. Aslında Bolton taraftarıymış ama Liverpool’lu arkadaşlarıyla beraber maçı izlemeye gelmişti.

MAÇ ÖNCESİ GERGİNLİĞİ
CH: Büyük umutlarım yoktu. Milan, kaleden en uca dünyanın en iyi oyuncularından kurulu bir takımdı. Ben de bunun farkındaydım. Ayrıca Chelsea’ye karşı oynadığımız yarı finalde şans hep bizim yanımızda olmuştu. Takım olarak futbol şansımızın tükendiğini hissediyordum.
AC: Etrafımda o kadar çok Liverpool taraftarı vardı ki dizlerim titriyordu! Ama bir yandan da takıma güveniyordum. Kırmızı-siyahlı forma içerisinde gördüğüm en güçlü kadrolardan birine sahiptik. Kendi kendime “Liverpool’un hiç şansı yok” diyordum.
LL: Çok garipti. Yıllardır Liverpool’un finallerine giderdim ve her finalin favorisi biz olurduk. O gün ise kesinlikle favori değildik. Bu üzerimizdeki baskıyı azaltıyordu ama şampiyon olacağımıza inanmaya devam ediyorduk.


MİLAN İLK DAKİKADA GOLÜ BULUR
MR: Kayınpederim bilette yazan yerine oturmayıp stadyumun başka bir tribününde yer bulmuştu. Bense maçı neredeyse gökyüzünden izliyordum. Aşağıdakiler futbolcu değil, bir avuç karınca gibi gözüküyordu. Oturdum, maç başladı ve bir anda geriye düştük. Berbat hissediyordum.
LL: Paolo Maldini’nin ilk dakikada golü atmasından daha kötü bir şey düşünülemezdi herhalde. Bütün gün heyecanla düdüğün çalacağı anı beklemiştik ve sonra bam! Balon patladı. Harry Kewell her zamanki gibi sakatlandı ve Rafa Benitez onun yerine Vladimir Smicer’i oyuna soktu.
FM: Kewell çıktıktan sonra içimden şöyle diyordum: “Lütfen fazla rezil olmayalım. Fark yemeden eve dönelim.” Hiç kimse maçı çevirebileceğimizi düşünmüyordu.
RH: 1-0 geri düşmüşken “Bu gol bizi uyandırır” diye düşünüyordum ama o da olmadı. Kaka, Hernan Crespo’ya harika bir pas gönderdi ve kendi kendime aynen şöyle dedim: “Bu adamlar bizim takımdan farklı bir seviyede.” Etrafımda bir sürü Milan taraftarı vardı. Yumruklarını sıkıp kutlamalar yapıyorlardı. Felaketti.
AC: Maça bir savunmacının golüyle başlayınca “Elimizde bu kadar iyi golcüler varken rahat bir maç geçiririz” diye düşündüm ve ilk yarı aynen öyle oldu. Daha fazla gol de bulabilirdik.

CRESPO BİR KEZ DAHA VURUYOR
FC: Müthiş bir futbol resitaliydi. Kaka, Andriy Şevçenko ve Crespo müthiş formdaydı. Bizim için her şey olması gerektiği gibi gidiyordu. Hepimiz mutluluktan uçuyorduk ama bir yandan da temkinliydik. Kimse gözlerine inanamıyordu.
LL: Benitez neden Dietmar Hamann’ı oyuna sokmuyordu? Herkesin kafasında bu soru vardı. Milan bizi lime lime doğruyordu. İkinci gol de, üçüncü gol de tam anlamıyla felaketti.
EC: Üçüncü golü attığımız anda sesim kısılmıştı! Liverpool taraftarları stadyumu inletiyordu ama hiçbir devre arasında bu kadar sakin olduğumu hatırlamıyorum. Sanırım Kırmızılar, stadyumun neredeyse yüzde 70’ini doldurmuştu. İnanılmazdı.
CH: Milan’ın üçüncü golü bizim için bir anlamda iyi oldu. Devre arasına 2-0 yenik girerseniz savunmakla saldırmak arasında kalırsınız. 3-0 gerideyseniz hücumdan başka çareniz kalmamış demektir.


SONUNDA DEVRE ARASI
AC: Devre arası geldiğinde aramızdaki taraftarlardan biri eline telefonu almış, FIFA Kulüpler Dünya Kupası’na gitmek için Japonya’ya uçak bileti arıyordu! Fiyatlar fazla yükselmeden hemen almak istiyormuş.
CH: Hepimiz maçı izleyen herkesin ülkeye döndüğümüzde bizimle nasıl dalga geçeceğini düşünüyordu. Bense turnuva tarihinin en farklı biten final maçını hatırlamaya çalışıyordum.
LL: Tam bir kabustu. Oğlum Jamie gözyaşları içindeydi. Bir taraftar olarak zaferi de, mağlubiyeti de görmüştüm ama o yaştaki birinin böyle bir durumu hazmedememesini anlıyordum. Diğer sıralardaki birkaç arkadaş onu teselli etmeye çalıştı. Sonra onlar da ağlamaya başladı.
MP: Kardeşim skor tabelasıyla fotoğraf çektiriyordu. Ben de 1994’teki finalde Barcelona’ya yaptığımız gibi skoru 4-0’a getirmemizi bekliyordum. Annem ise hiç sakin değildi. Sanki kötü bir şeyler olacağını önceden sezmişti. Liverpool taraftarları You’ll Never Walk Alone’u söylemeye başladığında içimden “Ne yapıyor bunlar? 45 dakika içinde sevinip şarkı söyleyen biz olacağız.” Şarkı söylemeleri için hiçbir sebep yoktu!
LL: You’ll Never Walk Alone’a usulca başladık ama şarkı ilerledikçe sesimiz yükseldi. Duyduğum en güzel tezahüratlardan biriydi. Jamie de eşlik etti. Bir mesaj vermek istiyorduk: “Biz Liverpool’uz.”
OP: Stat, Liverpool’un meşhur marşı için tasarlanmış dev bir hoparlöre dönüşünce kutlama yapma fırsatı bulamadık. Kilitlenip kaldık. Üç farkla önde olan bizdik ama onların taraftarı şarkılar söylüyordu!
MR: Tam o sıralarda içecek bir şeyler bulmak için stadın koridorlarında dolaşmaya başladım ama içki satılan hiçbir yer bulamadım. Yerime gideyim derken yanlış taraftan dönmüşüm. Etrafıma şöyle bir bakınınca elinde bir tepsi içkiyle ortalarda dolanan papyonlu bir adam gördüm. Dolaştığı yerin kapısında iri yarı iki güvenlik bekliyordu ama girişte ufak bir boşluk vardı. Oradan geçip konukların ağırlandığı bölüme girmeyi başardım. İçki dağıtan eleman yanımdan geçerken “Şampanya ister misiniz?” diye sordu. “Tabii ki, neden olmasın” dedim. Üzerimde Liverpool forması, şort ve spor ayakkabılarımla orada öylece dikiliyordum. Kimse de bana bir şey demedi. Birden oyuncuların sahaya döndüğünü fark ettim. Herkes yerine dönmek için harekete geçti. Ben de onlarla beraber yürümeye başladım, hepsinin İtalyanca konuştuğunu fark ettim. Arkamdaki koltuklara baktım, boş yer yoktu. İri güvenlikler yine oradaydı, gözlerini bana dikmişlerdi. Önlerinde de kısa boylu, siyah saçlı, kavruk, Don Corleone tipli bir herif duruyordu. Yanındaki koltuk boştu. “Boş mu” anlamında o koltuğa doğru işaret ettim. O da başparmağını “Oturabilirsin” dercesine kaldırdı. Koltuğa oturduğumda herkesin gözü bendeydi. Adam da ben oturur oturmaz omzuma vurup eliyle 3-0 işareti yaptı. Pis pis gülüyordu. Ben de “Bu adam şimdiden sinirimi bozmaya başladı” diye düşünüyordum.

GERİ DÖNÜŞ
LL: Gerrard’ın ilk golünü sessizce kutladık. Rahatlamıştık ama bizim için bu bir teselli golüydü.
FM: Tam arkadaşımı bulmuştum ki golü attık. Kendini ileri doğru atıp beş sıra aşağı düştü. Bacakları soyulmuş, her tarafından kanlar akıyordu. Ama işler o kadar hızlı değişti ki “Rezil olacağız” diye düşünürken, bir anda “Gerçekten bir şansımız var” demeye başladım.
OP: Gerrard takımını sırtına almış götürüyordu. Birbirimize “Bir golden bir şey olmaz, merak etmeyin” diyorduk ama ikinci gol de geldikten sonra herkes Carlo Ancelotti’den değişiklik beklemeye başladı. O andan itibaren hepimiz birer teknik direktördük. Crespo’yu çıkarıp sahaya bir orta saha almak istiyorduk.
MP: Yardımcı hakemin Milan Baros için ofsayt bayrağını kaldırdığını gördüm ama oyun devam etti ve Smicer skoru 3-2’ye getirdi.
CH: Top Smicer’e geldiğinde bütün Liverpool’lular “Vladi, ne olur vurma” diyordu ama vurdu ve gol oldu. Bir anda hepimiz inançla dolduk. Alt üst olmuştum.
LL: Daha ne olduğunu anlayamadan bir de penaltı kazandık. Gerrard penaltılar açısından çok kötü bir sezon geçiriyordu. O yüzden topun başına Xabi Alonso geçti. Vuruştan sonraki kutlamalar gerçek bir delilikti. Tanımadığımız insanları öpüyorduk.
EC: Alonso golü attığında 90 dakika sonunda yenileceğimizden emindim. Altı dakikada üç gol yiyen bir takım artık toparlanamaz. Bir trenin altında kalmak gibi. Mental bir sorun vardı. 1973’te lig şampiyonluğunu son haftada Verona maçında kaybettiğimizde de benzer bir hisse kapılmıştım. Tabii, o zaman en azından maçı radyodan dinliyordum.
MR: Üçüncü gol geldiğinde havalara sıçrayıp çılgınlar gibi bağırmaya başladım. Yanımdaki yanık suratlı adamsa cidden sinirliydi, İtalyanca bir şeyler bağırmaya başladı. Kapıdaki iki kişi onun korumalarıymış, koşarak yanıma gelip beni Türk görevlilere bıraktılar. Beni stattan atarlar diye ödüm koptu ama sadece “Önemli misafirimizi sinirlendiremezsin” dediler. Meğer yanık adam dediğim Silvio Berlusconi’ymiş!

İKİNCİ SAAT
OP: Kırmızı koro yaşadığımız korku filminin soundtrack’i oldu. Dördüncü golü yemeyi beklerken, takım karşılık verdi. Cehennemden çıkmış, yeniden futbol sahasına dönmüştük.
CH: Oyuncular için çok garip bir durum olduğu yüzlerinden anlaşılıyordu. Liverpool’lular böyle bir skordan geri dönüp yenilmek, Milan’lılar 3-0’dan final kaybedip rezil olmak istemiyordu. Herkes çok gergindi. Jamie Carragher’ın kramp tedavisi için yerde yatarken savunmadakilere emirler yağdırdığını hatırlıyorum.
FM: Çoğunluk Milan’ın ikinci yarıdaki pozisyonlarını hatırlamaz. Bir de Djibril Cisse’nin karşı karşıya pozisyonu vardı. Kalecinin tam üstüne vurmuştu ve tabii ki Jerzy Dudek’in Şevçenko’yla baş başa kalıp yaptığı üst üste iki kurtarış…
FC: Ben Şevçenko golü attı zannettim ama Dudek mükemmeldi. Şevçenko o maçtan en çok etkilenen oyunculardan biri oldu. Bir daha eskisi gibi olamadı.
EC: Dudek o kurtarışları yaptığında penaltılarla yenileceğimizden şüphem kalmadı. Albert Einstein bile o pozisyonun nasıl gol olmadığını açıklayamazdı!

PENALTILAR
MP:
2003’te Juventus’la oynadığımız finali penaltılarla kazanmıştık. Bunu kazanamazdık. Şampiyonlar Ligi’ni üç sezonda iki kez penaltılarla kazanmak için çok şanslı olmanız gerek ve biz o maç pek şanslı değildik. Bu finalin 120 dakikasının 114’ünde kontrol bizdeydi ama kaybettik. İnanılmaz bir şey.
FC: Maç penaltılara kaldığında zaten kaybetmiş gibiydik. Taraftarlar, oyuncular… Herkesin hali tavrı maç bitmiş gibiydi. Daha ilk penaltıyı atmadan mağlubiyeti kabullenmiştik.
LL: Hamann’ın ilk penaltıyı kullanmaya geldiğini gördüğümde kalbim teklemeye başladı. 2001 yılındaki Lig Kupası finalinde penaltıyı kaçırmıştı. Neden ilk penaltıyı o kullanıyordu, anlamadım. Ama o da, ardından Cisse de golü attı. Rüya gibi başlamıştık.
RH: Yalnızca John Arne Riise’nin kullandığı penaltıyı göremedim ki o da kaçırdı zaten. Milan bunun üzerine umutlandı. Kaka sonraki vuruşu gole çevirince Smicer’in üzerindeki baskı çok arttı ama altından çok iyi kalktı.
FM: Tribündeki bazılarının ne olup bittiğinden haberi bile yoktu. Yanımdaki elemana dönüp sordum: “Bunu kaçırırlarsa kupayı alıyoruz. Farkında mısın?” Dönüp cevap verdi: “Ciddi misin?”
LL: Bir anda bütün iş Dudek ve Şevçenko’ya kaldı. Şevçenko o dönemin en iyi forvetiydi, yani kesin atacak gözüyle bakıyorduk ama Jerzy numarasını yaptı. O kurtarıştan sonra herkes çılgına döndü. Hayatımda böyle bir kutlama görmemiştim.
JG: Son kurtartış yapıldıktan 5 saniye sonra her şey kontrolden çıktı. Kazanmıştık. Gerçek olamayacak kadar güzeldi. İnanılmaz şeylere şahit oluyorduk.
MR: Görevliler bize çok iyi davrandı. Bana ufak bir bileklik takıp başka bir odaya götürdüler. Oda Liverpool’lu eski oyuncularla doluydu: Michael Thomas ve John Aldrigde oradaydı. Maçı penaltılarla kazanmıştık ve ben protokol bölümünde Liverpool’un eski oyuncularıyla zaferi kutluyordum.
RH Amir Khan’a dönüp şöyle dedim: “Reebok Stadyumu’nda böyle bir şey göremezsin.”

SONRASI
FM:
Stattan nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Herkesi kaybettim. Bir grup soyuldu. Başka bir grup kamerasını ve pasaportları kaybetti. Ben çıkışta bekleyip bir otobüse atladım. Otele vardığımda arkadaşım aradı. Stadın orada kalmıştı. Resepsiyonist taksiciye yolu tarif etmese geri dönemeyecekti. Havalimanında da tam bir kargaşa yaşandı. Uçaklar otobüs gibi kalkıyordu. Benim uçağım Bristol’e indi ama sıkıntı olmadı. Liverpool trenine atlayıp döndüm.
FC: Son penaltı gol olduktan hemen sonra otobüse atladık. Herkesin boynu bükük, kimse tek kelime etmiyordu. Akıl almazdı. Otobüste oturan bazıları oyuncuları, bazıları da Ancelotti’yi suçluyordu. Bir taraftar Dida’dan şikayet ediyordu ama sadece bir kişi susuyordu. Ben sessizce oturdum. Hiç sesimi çıkarmadım.
JG: Havalimanında bir çadıra disko kurmuşlardı. Acayipti. Herkes rötarlar yüzünden şikayet ediyordu ama ne zaman sesimiz çok çıkmaya başlasa You’ll Never Walk Alone’u açıyorlardı. Hepimiz şarkıyı söylemeye başlıyorduk.
OP: Havalimanına kaos hakimdi. Uçağımız 9 saat rötarlı kalktı. O sırada takım geçti. Hepsinin üzerinde kapüşonlu ceketler, hiçbirinin yüzü gözükmüyordu. Yorgun ve üzgün taraftar oyunculara saydırmaya başladı: “İşinizi yapın!” “Yazıklar olsun!” Birisi “Buraya gelmek için bir sürü borca girdim” dedi. Cevabını Paolo Maldini verdi: “Gelmeseydin o zaman.” Bu sözler bir aşk hikayesinin sonu oldu. Paolo da durumun ne kadar değiştiğini 2009’daki son maçında Curva Sud onu yuhalayınca görmüş oldu.
RH: Havalimanındaki herkes bitkindi. İçki içen bile yoktu. Sadece bazıları nargile içiyordu. Uçuşlar darmadağınık programlanmıştı ve görevlilerden hiçbiri İngilizce konuşamıyordu. Sonunda bir uçağa bindik, en çok aklımda kalan şey o koku. Resmen her yer “adam” kokuyordu. Alkol ve ter… İğrençti.
 
SON SÖZLER
LL:
Liverpool taraftarı olarak yaşadığım hiçbir şey bu maçın yanına yaklaşamaz. Hâlâ hatırlayınca tüylerim diken diken oluyor. Mükemmeldi.
OP: Milano’da bu maçla ilgili bir şey anlatılır: Maçtan sonra hiçbir Rossoneri oyuncusu Liverpool’dan biriyle forma değiştirmemiş çünkü hepsi devre arasında “zaferlerini” kutlamak için hazırlık yapıp içlerine şampiyonluk tişörtlerini giymiş.
JG: 1977 Roma’dan itibaren birçok finale gittim ve drama açısından bu maç zirveydi. Saçmalıktı. Hâlâ gerçeküstü bir olay gibi geliyor.
AC: Sonraki sezon da bu maçı unutmamıza izin vermediler. San Siro’daki ilk Milano derbisine Inter’liler Liverpool bayrakları ve atkılarıyla geldiler.
FC: Tam bir yıl sonra 25 Mayıs günü, Inter’li taraftarlar Milano’daki mekanımda maçın yıldönümünü kutlamak için bir parti yaptılar. Bazı Liverpool’lu taraftarlar da oradaydı ve İstanbul’a gittiğimi biliyorlardı. O günün benim için anlamının da farkındaydılar. Yanıma gelip bana sarıldılar.
MR: Liverpool’lu bir yazar, başıma gelenleri duyup bir tiyatro oyununa çevirmiş. Oyun, Birleşik Krallık ve İrlanda’da turne yaptı. Daha sonra İskandinavya’da sahneye kondu. Şimdi İtalya’da da oynayacaklar. Prömiyer için İtalya’ya gelmemi istediler ama gidecek miyim, bilmiyorum. Bir sabah uyandığımda yatağımda bir at kafası bulmaktan korkuyorum!

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply