YAZI | Meçhul antrenörler anıtı

Premier Lig 2017-18 sezonu sonunda Guardiola’nın oyun anlayışındaki  akıcılığın futbolu getirdiği noktayı düşünürken, panzehirinin de bir o kadar keyif vereceğinden emindim. Bir anda Jose Mourinho ve Guardiola rekabetinin gündemi ele geçirdiği El Clasico zamanlarından bugüne dek gelinen süreçte, neredeyse çağ dışı olarak görülmeye başlanan, bir dönemin kariyerinin sürüklendiği her takımda asla kaybetmeyeceği izlenimi veren Mourinho’nun, hal-i pürmelalini düşünürken buldum kendimi.

İnter’de yarattığı aura ile Barcelona’yı mat ettiği 2010 yılında ivme kazanan Pep Guardiola ve Mourinho rekabeti iki ismin birbirlerine olan üstünlük mücadelesinden öte, modern futbolun iki farklı tezinin de çatışmasını içeriyordu. Bu iki zıt kutubun çarpışması, seyircileri de kutuplaştırıyor, dünyadaki futbol seyircilerini Barcelona ve Real Madrid fanatiklerine dönüştürerek de zirve noktasına ulaşıyordu. Futbol ne kadar değişmişti de, bir dönem tarihin en büyükleri listesinde adının yer alacağına kesin gözü ile baktığımız bir isim, 10 yıl içinde demode bulunabilir, çağ dışı yaftalarının odağı haline gelebilirdi. Akıl yürütürken, Jose Mourinho’nun düşen itibarına dair bir gerekçe bulmaktan daha çok genel geçer sebepler bulma çabasına girdikçe, geçmişte yüzlerine  aşina olduğumuz fakat artık yedek kulübesinde oturmayan isimler geçiyordu hafızamdan. Futbolun diyalektiğinin elediği antrenörlerin çetelesini tutmaya da böyle başladım.

Çocukluğumu geçirdiğim evin televizyonunda en çok hatırladığım figürlerden biri  Capello idi. İtalyan işi kazanmanın pragmatizmi, sahada kaybetmemek adına hücumdan dahi taviz verebiliyordu o dönemler. 94 yılında Avrupa Şampiyonlar Ligi finalinde karşılaştığı Cruyff Barcelona’sına karşı Capello kazanınca, hücum prese karşı Alan savunması da kazanmış sayılıyordu. Tartışma günceldi ve henüz pozisyon futbolu, savunma futbolunu günümüzdeki kadar iyi çözümleyebilmiş değildi.  

              İnsan doğası, döneminin kazananlarını modelleyerek bir nevi aslını yaşatır.

Arrigo Sacchi kendi döneminin İtalya Ligi için, “Yabancı teknik direktörler bile, İtalya’ya geldiklerinde İtalyan tarzı iş yapmaya çalışıyorlardı.” yorumunda bulunur. Belki de tüm bu İtalyan işi kurnazlığın karşısında, kontrolü ele geçirebilmek için daha da kurnaz olmanız gerektiği düşünülüyor olabilir. Capello’nun Milan’da kazandığı Şampiyonlar Ligi kupası ve bir tanesi namağlup 4 lig şampiyonluğuna rağmen, Sacchi daha popüler ve hatıraları daha taze olarak anılmakta. Mourinho’nun yalnızlığı, salt kazanmak veya kazanmaya devam etmek ile alakalı olmayabilir.

Tarihin aktarılma süreçlerini ele alırken, tarihe tanık olanı göz ardı edemeyeceğimizi düşünmekteyim. Futbolda da, seyirci hafızası ve beğenisi de kazanmak veya kaybetmek kadar aleni sonuçlar dışarısında kalan, etkileyicilik kriterlerinin yön tayin edeni konumunda. Seyirci etkileşimi, kaybedenlerin dahi tarih sahnesinde yer almasını ve takdir ile ödüllendirilmesini sağlayan bir figür olarak, jüri rolünü üstlenmekte. Etkileyici ve iyi oyun kriterlerinin yoğunluklu şekilde, hücum futboluna endekslendiği bu  jüri için hafızalarda daha baskın yer eden bir oyun biçimi kalıcılaşıyordu. Buradaki hücum futbolundan, pozisyon niteliği değil şut, orta ve gol anlaşılmalıdır.

Mourinho’nun Real Madrid ve Manchester United kariyerlerinde sıklıkla karşılaştığı, seyircilerin “Hücum!” talimatları, bir antrenörün profesyonel mecralarda başarısızlığını bu denli malum gösterebilecek etmenlerden olabilir mi? Şüpheliyim.

Bu durum genel kriterlerini koruyor olsaydı, sıkıcı olarak anılan Arsenal takımını İngiltere’deki dogmalara saldıran pas oyununun ve akıcı futbolun beşiği haline getiren Arsene Wenger daha farklı bir son ile sahneden ayrılabilirdi.

Futbolu ele alırken, takımların oyun felsefelerini “Proaktif” ve “Reaktif” olarak iki ayrı biçimde ele alabiliyoruz. Daha amiyane tabir ile top hakimiyetini elinde bulundurmak isteyen, topsuz oynayan ve kontra ataklar üzerinden skor üreten. Bunlardan bir tanesini iyi ve saygın, bir diğerini ise kötü ilan etmek benim için Futbolun yapısına aykırı. Her iki türün de banal örnekleri mevcut.

Sahada oynattığı futbolunun akıcılığı ile herkesi kendisine hayran bırakan, tüm Avrupa kıtasına yayılan seyirci kitlesini yaratan Arsene Wenger idi.  Altın jenerasyonu ile beklentileri yükselten Arsenal, artan futbol endüstrisi ve harcamalarına karşı direnirken de en yetenekli gençleri takımında barındırabiliyordu. İlerleyen yıllarda ortaya çıkan milyarderler, satın aldığı takımlar ve ödenen astronomik transfer ücretleri ile ortaya çıkan takımların yükselttiği kadrolar zirveyi işgal ettiler.  Tarihin tanıkları, romantik hislerle bağlı bulundukları takımlarına sahip çıksa dahi, sahadaki futbolcular kazanmanın cazibesine kapılarak takımdan ayrıldılar. Fabregas, Robin Van Persie gibi oyuncuların kendisini terk etmesi ve artık rekabette bulundukları diğer takımlara göre daha az tercih ediliyor olmaları da, Arsene Wenger’in sonu oldu.

Futbol seyircisinin, oyunun tüm ihtişamına kendini kaptırmış bir biçimde nesilden nesile  artarak oyundan daha fazlasını istediğini düşünüyorum. Francesco Totti’nin tüm kariyerini Roma’da geçirmesi bir önceki jenerasyon için saygın davranış örneği iken,  Y kuşağı için ise stabil kalıyor sanırım. Makine gibi işleyen düzenler, kusursuza yakın kadrolar ve gerçek korkuyu, alt edilemez görünen dominantlığı arzuluyoruz. Top ile oynama yüzdelerinde çok büyük üstünlüğü olan, seri galibiyetler elde eden bir takımın kaybetmesinden duyduğumuz heyecandan daha çok, ezici galibiyetlerinden duyduğumuz hazları konuşuyoruz.  Sanıyorum artık jüri, kaybedeni yada favori olmayanı da desteklemiyor.

Y kuşağının hakim olduğu futbolcu jenerasyonlarının tercihleri de artık eski tip oyunculara nazaran daha değişken.  Futbolcuların kariyer planlamalarının ortasında bir antrenör kendisine olan bağlılığı nasıl yaratabilir? Mourinho, Porto kariyeri sonrasında artan popülaritesi ile takımındaki yıldızları etkisi altına alabiliyor, hatta onları taktiklerinin merkezinde görev oyuncuları haline getirmeyi başarabiliyordu. Teknik adamın oyuncularını kendilerine inandırmak için ne yapabileceği konusunda, bilim ve sosyoloji henüz kesin bir yöntem sunmuş durumda değil hala Antrenörlüğün, gizli meslek sırları arasında.

Sarri, Guardiola, Klopp gibi yeni nesil antrenörler ile zirve yapan pozisyon futbolu artık oyunun popüler kültürünü de inşa etmekte. Seyircilerin daha çok rağbet gösterdiği proaktif oyun tercihinin gün geçtikçe kutsanması, futbolcuların da içerisinde bulunmak istediği sistemi ve takım tercihlerini de şekillendiriyor. Muhtemelen mevcut Manchester United kadrosu da, övgülere mazhar olan Guardiola sistemi ile baş etmenin güçlüğüne ikna oldu ve alt edebilmenin yolunun da, Mourinho veya geçtiğimiz sezon Conte’nin de büyük takımlar karşısında denediği usul daha risksiz, pragmatist bir oyun ile değil, Sarri veya Klopp gibi proaktif oyunun varyasyonlarından geçtiğini düşünüyorlar. Bakış açısı esas farkı yaratan, eğer teknik direktör futbol denildiğinde yalnızca futbolu düşünüyor ise yanılgıya düşer. Jose Mourinho’nun da yaşadığı buhranın, oyunculara karşı tutumunda hata yapıyor olmasından daha çok bir jenerasyon sorunu olduğu kanısını taşımaktayım. Esas mesele kendisi gibi rekabetçi antrenör ile çalışabilecek oyuncularını bulmasında.                         

Yazı: Koralp Selçuk

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş