Milli takımın bitmeyen sistem arayışı

Herkesin diline pelesenk olmuş “Bizde sistem yok! Bak İspanya’ya pas yapıyorlar, bak İtalya’ya taş gibi defans yapıyorlar abi” klişesi, yıllardır spor programları ve arkadaş sohbetinin bir numaralı klişesidir.

Sistem kelimesi, Türk futbolunda bir türlü karşılığını bulamamış sözcük olarak karşımıza çıkıyor. Altyapı sistemi, oyuncu sistemi, oyun sistemi, teknik adamın sistemi, kulübün oyun sistemi… Futbolun icadından itibaren insanların bu oyunla ilgili ihtiyaç duyduğu yegane ihtiyaç sistem oldu. 1848 yılında Cambridge’de öğrenciler tarafından oynanan ilk futbol maçının üzerinden 169 yıl geçti. 169 yıl önce amaç, çok kişiyle rakip kaleye yakın durup gol atmaktı.

Futbolun ilk oynandığı dönemlerde 2-1-7 sistemi oldukça yaygındı. Bunun sebebi ofsayt kuralının henüz futbol literatürüne girmemiş olmasıydı. İskoçyalılar, 2-2-6 sistemiyle o zamanın koşullarını göz önüne aldığımızda ilk defansif hamleyi yapan takım oldu.

Yeni yeni yeryüzüne yayılan bu oyuna, elbette ki bazı rötuşlar gerekliydi. Bu rötuşlardan en radikali ofsayt kuralı oldu. İlk ofsayt kuralında kaleci ile hücum oyuncusu arasında en az 3 rakip oyuncu şartı aranıyordu. 1925 yılında bu kural 2 oyuncu olarak güncellendi. Bu değişikliklerle beraber oyun sisteminde köklü reformlara gidildi. 1-1-8, 1-2-7 ve 2-2-6 sistemleri yerini yavaş yavaş 2-3-5 ve 2-3-2-3’e bırakmaya başladı.

Güncellenmiş haliyle ofsayt kuralını düşündüğümüzde merkez santrfor sayısının 1’e kadar düştüğünü görüyoruz. Hatta güçlü rakipleri karşısında 6-4-0’la çıkan takımların olduğunu da biliyoruz. Forvet sayısının 8’den 1’e kadar inmesinin asıl sebebi elbette ki ofsayt kuralı değildi, burada amaç çağa ayak uydurmaktı!

169 yıllık süre zarfında sayısız taktik denemeleri, sayısız sistem değişikleri oldu. 1900 yılında bir teknik direktörün elinde 5-6 değişik sistem bulunurken, günümüz teknik direktörlerinin elinde şu an sayısız antrenman metodu ve sistem bulunuyor.

İspanya Milli Takımı, 1964’teki Avrupa şampiyonluğundan sonra milli takım bazında ses getirecek hamle yapmak için 44 sene bekledi. Barcelona ve Real Madrid gibi iki büyük takımın gücünden yararlanamayan İspanya Milli Takımı, futbolda gol için forvetin ana karakter olmadığını düşünen bir oyun anlayışıyla “milenyum” futboluna giriş yaptı. 2’nci bölgede oyuna daha fazla hakim olup pas sayısını arttırarak rakip takımı yormayı hedefleyen bu sistem, meyvelerini 2006’dan sonra vermeye başladı. Xavi-Iniesta ikilisinin futbolda devrim yaratacak oyunuyla beraber 2008 Avrupa Şampiyonası’nda kupaya uzanan ekip oldular. Oyun sistemini hiç bozmadan 2010 Dünya Kupası elemelerine katılan boğalar, Türkiye’nin de yer aldığı eleme grubunu 10’da 10’la bitirerek zoru başardı. 2010 Dünya Kupası’nda da bu oyununu sürdüren İspanya, finalde yüzde 62’lik topla oynama oyununa sahip olduğu maçta Hollanda’yı uzatmalarda 1-0 yenerek Dünya Kupası’nı kazandı. İnsanlar İspanya’nın pas futbolunu sıkıcı bulduğu dönemlerde “acaba çift forvete ya da üçlü forvete geçiş yapacaklar mı?” diye düşünürken, İspanya Milli Takımı 2012 Avrupa Şampiyonası’nda o tek santrforu da çıkartarak maçların çoğunda hatta finalde bile 4-6-0 oynamayı tercih etti.  Bir kupa da burada kazanan İspanyollar, 6 seneye 3 büyük kupa sığdırmış oldu.

ispanya Milli Takım

Kupa koleksiyoneri İspanya Milli Takımı

 

İspanya başarıya giden yolda ilk devrimi 1992 Barcelona olimpiyatları sonrasında yaptı. Okullar, üniversiteler ve spor takımlarında öncelik oyuncu değil akademisyen, yani iyi bir eğitmen yetiştirmek oldu. Çünkü iyi bir eğitmenin iyi de bir öğrencisi olacaktı. Böylelikle altyapılarda oldukça donanımlı eğitmenler görev almaya başladı. Bir anlamda kalifiye eleman yetişmiş oluyordu. U-15 de A takım da disiplinli şekilde 4-3-3 ve pas oyunu oynayınca İspanyolların hegemonyası başlamış oldu.

2002 Dünya Kupası’na gidelim… Brezilya, Kosta Rika, Çin, Japonya, Senegal tekrar Brezilya ve 3’lük maçında Güney Kore’yle karşılaştık. Bu karşılaşmalarda üstün performans göstererek 2002 Dünya Kupası’ndan üçüncülük rozetiyle ayrıldık. Aynı turnuvada Belçika ise Japonya, Tunus ve Rusya’yla karşılaştıktan sonra şanssız bir eşleşme sonrasında Brezilya’yla eşleşti ve son 16’da turnuvaya veda etti.

2002 yazından sonra dünya manşetlerinde geleceğin takımı olarak Türkiye’den bahsediliyor, ülke futbolumuz anlamsız bir futbol tokluğuna ulaşıyordu. Buna tokluk değil şişkinlik desek daha doğru olacak! Bu tabloya göre 2002 yılından 15 sene sonrasını düşündüğümüzde Türkiye, Avrupa’nın büyük kulüplerinde ilk 11’de forma giyen oyunculardan kurulu ışık saçan bir milli takım, Belçika’ysa o tarihten sonra Dünya Kupası’na katılamayan, sürekli elemelerde elenen bir takım olmalıydı!

Belçika 2002 yılından sonra büyük yapılanmaya giderek, nerede hata yaptıklarını araştırmaya başladı. Bu planlamayla beraber o yıl altyapıda bulunan oyunculara ayrı bir özen gösterildi.Belçika’nın dahiyane futbol projesini çizen futbol direktörü Michel Sablon “Broşür gibi bir şey hazırladık. Aslında kitapçık demek daha doğru olur. Teknik departmandan bir grup olarak kafa kafaya verdik ve üç hedef gruba yönelik bir plan hazırladık: Kulüpler, milli takım ve altyapı hocaları…Önce kulüplere gittik ve U18 ve daha alt yaş grubu takımlarında iki kanat oyunculu, üç orta sahalı ve dörtlü bir savunmadan oluşan 4-3-3 oynamalarını istedik.” diyerek bizlere altyapıların kazanma değil eğitilme alanı olduğunu ispatladı.

 

Belçika Milli Takım

Sağlam altyapının meyvelerini toplayan Belçika Milli Takımı

2002 yılında bir dergide geleceğin 15 Belçikalı oyuncusu arasında; Lukaku, Kevin De Bruyne, Moussa Dembele, Kompany, Witsel, Hazard, Mirallas, Vertonghen, Mignolet ve Mertens gibi şu an dünya futbol piyasasında söz sahibi olan oyuncular gösteriliyordu. Tam 15 yıl önce nokta atışlarla bu oyuncular tespit edilmiş ve her biriyle özel ilgilenilerek; 2002 yılında 10 milyon nüfuslu Belçika’dan bu oyuncular parlatılmıştı. Sebebi ise basit! Sistem… Onlara altyapı maçlarında “gidin ve karşı takımı yenin” denmiyordu! Sadece sisteme baki kalarak oyunlarını oynamaları öğütleniyordu. Nitekim onlarda bunu uyguladı ve şu an hepsi dünyanın en iyi takımlarında vazgeçilmez oyuncular oldu. 2007 yılında FIFA Dünya Sıralaması’nda 71’inci sırada yer alan Belçika, 2017 Ekim sıralamasında 5’inci sırada yer alıyor.

Türkiye A Milli Takım‘ı 2002 yılından sonra, o dönem çok iyi uyguladığı akıcı ve orta saha hakimiyetine dayanan futbolunu geliştiremedi. 4-5-1’e yakın oyun anlayışımızla orta sahayı kalabalık tutarak oyunun iki yönünü de iyi oynayabiliyorduk. Hücumda; bekler ileri çıkıp, kanatlar ceza sahasına giriyordu. Defansif orta saha oyuncumuz ise stoperlerin hemen önünde oynayarak hem oyunu genişletiyor hem de kontralarda emniyet kemeri görevi görüyordu.  Hücumda 3-4-3 tarzını alan sistem, defans yaparken hızlıca 4-5-1’e geçip müdafaada açılması zor bir kilit oluyordu. Çin, Japonya ve Senegal’den gol yemeyerek, Kosta Rika ve ikinci Brezilya maçından da 1’er gol yiyerek bunu bir anlamda ispatlamış da oluyorduk.

Aradan geçen 15 seneye baktığımızda oynadığımız bazı sistemler; 4-1-4-1, 3-5-2, 4-4-2, 4-2-3-1, 4-5-1, 5-4-1, 4-3-3, 3-6-1…Ve bu sistemlerden hiçbirini 10 maç üst üste kullanmadık!

Türk futbol sistemi adeta, harika bir zeytinyağlı sarma yemek için davet edildiğin yerde önüne bir anda iyi pişirilmemiş karnabahar gelmesi gibi. Her turnuva öncesi yapılanma adı altında bizlere vadedilen harika hayaller,elemeler sonrası hüzünler…

İsveçliler gibi uzun boylu değiliz yüksek toplarda alanı kalabalık tutmalıyız. Afrikalı oyuncular gibi hızlı değiliz kanatları otobana çeviremeyiz. Güney Amerikalılar gibi ayak bileğimiz kıvrak değil tek kişiye bağlı kalamayız. Biz takım olarak hareket etmeliyiz, orta sahayı kalabalık tutmalıyız. Bunu bile bile sistem üretmek yerine sistem kopyaladığımız için 50 senede bir Dünya Kupası’na katılıyoruz. Bazı şeyleri göz göre yapmak başarısızlığı daha da katmerleştiriyor.

Başarılı futbol eğitmenleri, başarılı scoutlar ve doğru sistemle, büyük potansiyele sahip, 770.760 km² toprağı olan ülkemizin futbolda başarısız olma gibi bir olasılığı olamaz…

Yazı: Burak Özgül 

 

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply