Röportaj: Gheorghe Hagi

Kazandırdığı kupalarla Türk futbol tarihini değiştiren, tribünleri çılgına çeviren, dünya futbol tarihinde iz bırakan adam… Gheorghe Hagi

Futbol hikâyeniz nasıl başladı?
Köstence sahillerinde oynayarak büyüdüm. Etrafımdaki herkes futbol oynuyordu, ben de onlara katıldım. Bu oyunu çok sevmiştim. Altı yaşımda anne ve babamdan bana top hediye etmelerini istedim. Bu benim için çok büyük anlam taşıyordu. O günlerden itibaren futbol benim için her zaman bir tutku oldu.

Peki futbol topu hediye etmek dışında başka destekleri oldu mu?
Babam derslerime önem vermemi istiyordu. İlk kulübüm Farul Constanta beni antrenmana davet etmişti ama babam futbol yüzünden derslerimi aksatacağımı düşünüp önüme engeller koymaya çalıştı. Oradaki hocalara disiplinsiz ve tembel bir oyuncu olduğumu söyledi. Üstelik ben de yanındaydım (gülüyor)! Ondan sonra da takımda ne olursa olsun benden bilinmeye başlandı. Bu yüzden tam bir sene futbol oynayamadım. Bir de babam sınavlarda belli bir notun altına düşünce antrenmana gitmemi yasaklardı.

Kızıyor muydunuz babanıza?
Hayır kızmıyordum. Tek derdim futbol oynamaktı. Bir yolunu bulup topu ayağıma almaktan başka bir şey düşünmüyordum.

İdolünüz kimdi?
Romanya’da 1970 Dünya Kupası’nın kahramanları Dumitru ve Iordonescu… Bu iki isme hayrandım. Avrupa’da idolüm Johan Cruyff’tu.

Onu saha dışında da örnek alır mıydınız?
(Gülüyor) O zamanlar saha dışında neler olup bittiğinden haberim yoktu.

Şimdi dönüp baktığınızda kendinizi Real Madrid’e mi, yoksa Barcelona’ya mı ait hissediyorsunuz?
Bu ya da diğeri diyemem. İkisi de benim için özel takımlar. Real Madrid’le ilk kez Avrupa’da mücadele ediyordum. Barcelona’da ise Cruyff vardı.

Barcelona’da onunla çalışmak nasıl bir duyguydu?
Rüya gibiydi. Diğer taraftan Cruyff’un taktiksel anlamda bana çok büyük katkısı oldu. Galatasaray’a transfer olduğumda zihinsel olarak çok donanımlı hale gelmiştim.

İlk tanıştığınız Galatasaray yetkilisi kimdi?
İrfan Kurtoğlu. Ben Romanya’daydım. Sonradan Fatih Terim’in beni çok istediğini öğrendim. Teknik direktör seni gerçekten isterse işler iyi gidiyor. Galatasaray’a geldiğimde fiziksel olarak hazır değildim. Kampa çok geç katılmıştım. Ama gol atıyordum, bu yüzden sorun yoktu. Bir ay geçtikten sonra toparlandım.

Peki gelirken aklınızda ne vardı?
“Birkaç yıl oynarım sonra futbolu bırakırım” diye mi düşünüyordunuz? Evet, zaten üç yıllık sözleşme imzalamıştım. Ama bu üç yıl içinde Avrupa kupası kazanmayı hedefliyordum. Bunun gerçekten olabileceğini düşünüyordum.

Peki 1996 yılında Florya’da sizin dışında Avrupa’da kupa kazanmayı hayal eden başkaları da var mıydı?
Bilmiyorum, çünkü ilk geldiğimde konuşulanlardan bir şey anlamıyordum (gülüyor). Ama kendi adıma buna inanıyordum. Geldiğimde hakkımda yazılanları biliyorsunuz. “İhtiyar” dediler, “Para kazanmak için geldi” dediler. Tabii Türk futbolunun geçmişteki kötü tecrübelerinden yola çıkarak böyle şeyler yazdılar. Onlara hiçbir zaman kızmadım çünkü beni tanımıyorlardı. Ne kadar hırslı olduğumu bilmiyorlardı. Yeteneğimi biliyorlardı ama hırsımı bilmiyorlardı. Ben bunu gösterdim. İlk önce teknik direktöre ispat ettim, sonra takım arkadaşlarıma. Sonra da taraftarlar ve basın görmeye başladı. 2-0 kazandığımız maçlarda bile eğer iyi oynamadıysam kendime kızardım. Bana göre hırs başarıyı getirir. Ben buna inanıyorum.

Etrafınızı da motive edici bir gücünüz var mı?
Takım arkadaşlarınızı motive etmek için özel olarak uğraşıyor muydunuz? Başka türlü zaten kazanamazdık ki… Tek başıma hırslı olmak bir şey ifade etmezdi. Bir takımın başarılı olması için yöneticilerden başlayarak antrenörlere kadar o ruhu yaşamak ve hissetmek gerek. Biz bunu başardık. Antrenmanda bile kazanmak istiyorduk. Takım olarak çok istekliydik.

Türkiye’de bunu yapmak kolay mı?
Sadece Türkiye’de değil, her yerde zor. Her ülkenin kendine has özellikleri vardır. Ben Türkiye’de bir şeyi öğrendim; az laf, çok iş. Ne kadar çok konuşursan, hakkında o kadar çok şey yazılır. Bu yüzden icraatleri ön planda tutmak gerekiyor. Diğer taraftan şu an bile Türkiye’de bir takımın Şampiyonlar Ligi şampiyonu olabileceğini düşünüyorum. Türk kulüpleri maddi açıdan oldukça iyi durumda. Elbette bunun için iyi bir strateji gerekli. Orta vadeli, iki üç senelik bir stratejiyle Avrupa’da başarı mümkün.

Türkiye’ye geldiğiniz ilk günlerde zorlandınız mı?
Tabii ki öncelikle bir yabancı oyuncunun adaptasyon süresi var. Ancak adapte olması gereken kişi transfer olan oyuncudur, diğerleri değil. Öncelikle oyuncu bunu bilmeli. Ben gelirken bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu biliyordum. Ne yiyeceğimi, dil konusunda nasıl sıkıntılar yaşayacağımı hesapladım. Onun için oda arkadaşımı seçerken Bülent Korkmaz’ı tercih ettim. Oysa takımda Popescu da vardı ama biz hiçbir zaman onunla aynı odada kalmadık. Bir an önce Türkçe’yi öğrenmek istiyordum. Bu durum adaptasyonumu hızlandıracaktı. Şu an yabancı oyuncu sayısı fazla olduğu için işler biraz daha zor. Özellike son beş yılda çok şey değişti. Artık kendini oyununa veren yabancı sayısı da az. Adaptasyon oranı çok düşük.

BENİM 11'İM | Gheorghe Hagi

Bunca yıldan sonra Türkler hakkında ne düşünüyorsunuz?
Yedi yıl yaşadıktan ve başarılı olduktan sonra Türkiye benim için ikinci bir vatan oldu. Romanya’dan ayrıldığımda ne İspanya’da, ne de başka bir ülkede Türkiye’deki kadar güzel günler yaşadım. Zamanımın yüzde 90’ını çok iyi geçirdim. Ufak tefek hatalarım da oldu ama onlardan bahsetmek istemiyorum. Ondan sonra konuşmamız kısa sürer (gülüyor). İnsan olduğumuz için hata yaparız. Ben de hem teknik direktörken hem de oyuncuyken iki üç hata yaptım. Herkes gibi ben de insanım. Böyle bir hakkım vardır diye düşünüyorum.

Ne gibi hatalar mesela?
Teknik direktör olarak yaptığım hataları zaten biliyorsunuz. Tekrar etmeme gerek yok. Oyuncu olarak da sahada yaptığım hatalarım var. Sertliğim, oyun içerisinde yaptıklarım… Şimdi bunları da düzeltmeye çalışıyorum. Mükemmel insan yoktur zaten.

Peki Türk futbolunda ne gibi çarpıklıklar gözlemliyorsunuz?
Şu anda benim gördüğüm kadarıyla Türk futbolunun en büyük problemi benim futbol oynadığım dönemdeki performansı çıta olarak görmesi. O dönem hem milli takımlarda hem de kulüp bazında yüksek performansa ulaşmıştık. Bunları tekrarlamak mümkün ama sabırlı olmak ve bir stratejiyle hareket etmek kaydıyla… Tabii bu hiç kolay değil.

O zaman istikrarsızlığı sorunun kaynağı olarak gösterebilir miyiz?
İstikrar çok önemli. Sürekli değişiklikler olunca olmaz. Türkiye’de altyapı var, bütçe var, geride bırakılan örnekler var. Ama yarım ölçeklerle şampiyon olamazsın. İlk seçimin futbolu seven kişilerden seçilen oyuncuların olması. Benim zamanımda olan takımı incelemeye alın, hepsi futbola tutkuyla bağlıydı.

Popescu sizin futboldan başka bir şey konuşmadığınızı söylemişti. Sizi bu konuda sıkıcı buluyormuş…
Futbol ve çocuklar… Başka bir şey konuşmam. Çocukları çok seviyorum ve onlara yardım etmekten çok zevk alıyorum. Bazen film seyrederim, kitap okurum. Drama ve aksiyon ilgimi çekiyor. Hayatın içinde olan ya da gerçekleşme ihtimali bulunan konulara sahip filmleri severim. Fantastik filmler beni çekmez. Zaten ben de fantastik biri değilim. Doğalı, gerçekleri severim. Bugünlerde o kadar çok işim var ki, bazen eşim beni tiyatroya çağırıyor ama gidemiyorum.

FFT Arşiv
Röportaj: Ahmet Yavuz

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş