RÖPORTAJ | Trabzonspor’un teknik direktör adayı Robert Prosinecki

1987’de Şili’deki Dünya Gençler Şampiyonası’yla başlayan bir kariyer, Yugoslavya ve Hırvatistan formalarıyla Dünya Kupalarında bir ilki başarmaktan El Clasico’yu iki cephede birden solumaya dek uzandı. Robert Prosinecki şu sıralar Trabzonspor için en güçlü adaylardan biri olarak gösteriliyor

Almanya’nın ikiye bölünmüş olduğu günlerde, işçi bir ailede doğmuştu. Robert Prosinecki, duvarları aşmaya çalışacak yaşa gelmeden (ki Almanya’da kalsa bir yolunu bulacağına şüphe yok) babası aileyi Yugoslavya’ya taşıma kararı aldı ve Yugoslavya’nın ütopyalarını yaşadığı dönemde Zagreb’e yerleştiler. Yugoslavya; Sırp, Hırvat, Macar, Makedon demeden bir aradaydı; tıpkı Robert’in Hırvat kökenli babasıyla Sırp annesinin kurduğu aile gibi. O büyürken Yugoslavya’da işler değişti. Josip Broz Tito öldükten ve Avrupa, Yugoslavya üzerine üfürükçülerini gönderdikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Prosinecki’ler de bundan payını aldı. Robert Prosinecki’nin şimdi hatırlamak bile istemediği günler yaşanırken sağlam kalan tek şey karakteriydi.

O, hayatını “hepten aykırı” yaşadı. Futbolculuğu boyunca kıyı köşe saklanmak yerine ortalık yerlerde sigarasını tüttürdü, kulağından küpeleri, vücudundan dövmeleri eksik olmadı; bir de aklına gelen her şeyi söyleyen dili. Röportaj teklifimize “Ne! 4-4-2 mi? Biz 4-3-3 oynuyoruz, seninle anlaşamayız!” demesi de bundan.

Yugoslavya Milli Takımı’yla 1987’de Şili’de düzenlenen Dünya Gençler Şampiyonası’nda adınızı tüm dünyaya duyurmuştunuz. Sizin için “Ayaklarında gözleri olan Prosinecki, henüz 18’inde ama daha şimdiden Avrupa’nın Maradona’sı olarak adını altın harflerle futbol tarihine yazdırdı” deniliyordu ve Altın Top ödülünü almıştınız. Nasıl bir kariyer hayal ediyordunuz?
1987’deki turnuvada “En değerli oyuncu” seçilmiştim, Altın Top ödülünü almıştım. Heyecanlı bir çocuktum o zamanlar. 21 yaş altı çok kritik bir kategori. Turnuvada izlediğiniz futbolcular birkaç yıl içinde dünyanın dört bir tarafında sahaları domine eden futbolculara dönüşebiliyor. Oraya 18 yaşımda gitmiştim. Büyük futbol adamları beni orada izledi ve benim için iyi şeyler söylemeye başladı. Tek başıma bir sıçrayış yapmıştım. Kendimi dünyaya açabilmem konusunda Şili 1987’nin önemi gerçekten çok büyük. O turnuvadan sonra kendime daha büyük hedefler koyabileceğimi anladım ve şans da benden yana oldu. Oyuncunun kendi sunumunu kendi başına yapması açısından, başka hiçbir kişinin, kurumun desteğine ihtiyaç duymaması açısından önemli bir sahne.

RÖPORTAJ | Trabzonspor'un teknik direktör adayı Robert Prosinecki

Robert Prosinecki için Sırbistan biraz Partizan biraz da Kızılyıldız demek

Yugoslavya’nın dağılışına şahit olan futbolculardan biriydiniz. Neler yaşadınız o dönemde? Futbolcu olarak konunun dışında kalabildiniz mi? 
Yaşadıklarımızı hatırlamak bile istemiyorum. Unutmak en iyisi belki de. Savaşı benim gibi futbolcu olmayan insanlar çok daha zor atlattı. Bugün konu her açıldığında sarsılıyorsam onları düşünmek bile istemiyorum. Kaybımız gerçekten çok büyük. Psikolojik ve fiziksel olarak ciddi anlamda tahribat yaşadık. Şu an işler biraz daha dengeli hale gelmişken, Sırplar ve Hırvatlar ilk defa bu kadar iyi geçiniyorken hiç geriye dönme taraftarı değilim.

“İstediğiniz kadar başarılı olun yine de futbolcuların ayaklarına bağlısınız”

Yugoslavya’nın dağılışını futbol açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Savaştan önce futbol zaten ayrışmaya başlamıştı. Yugoslavya’da tek bir takım çıkartmak çok zor oluyordu çünkü takım içindeki futbolcular çoktan ayrışmıştı. Sırplar kendi, Hırvatlar kendi ülkelerini istiyordu. Makedonlar, Boşnaklar… “Yugoslavya dağılmasa ne olurdu?” sorusunu dönemin şartlarına göre değerlendirmek gerekiyor. Kendi kendime hep “Savaşarak ayrılmaya gerek var mıydı?” sorusunu soruyorum. Elimizde bir Çekoslovakya örneği var. Çek Cumhuriyeti ve Slovakya kan dökülmeden ayrıldıysa biz de ayrılabilirdik. Keşke böyle olmasaydı.

Yugoslavya ve Hırvatistan milli takımlarıyla Dünya Kupası’na katılıp, iki ülke adına da attığınız gollerle bir ilk oldunuz ve bu hâlâ size mahsus bir şey. Bu size ne hissettiriyor? 
Umarım başka biri çıkmaz (gülüyor). Bu konuda tek olduğum için sevinmeli miyim, üzülmeli miyim bilemiyorum. Bu bana Yugoslavya’dan hatıra. Yugoslavya’yla ayrışan insanlar böyle ilginç şeyler yaşayabiliyor. İki ülke için de attığım gollerin benim için anlamları aynı.

Dinamo Zagreb’de futbol oynamaya başlamanız nasıl olmuştu? Zvonimir Boban’la arkadaşlığınız nasıldı? 
Futbolda iyi yerlere gelebilmemi sağlayan ilk kulüp Dinamo Zagreb’dir. Orada genç takımlarda oynamaya başlamıştım, sonra da profesyonel oldum. Boban’la Dinamo Zagreb’de tanıştık ama birlikte oynadığımız tek yer orası değil. Milli takımlarda da birlikteydik; önce Yugoslavya, sonra Hırvatistan.

Dinamo Zagreb’deki teknik direktörünüz Miroslav Blazeviç’in sizin için “Bu veletten futbolcu olduğu gün antrenörlük diplomamı yerim” dediği doğru mu? 
Antrenörlük diplomasını yiyeceğini başkalarından duydum. Onu yüzüme söylemedi ama bana “A takımda oynayacak kapasitede değilsin” demişti. Ben de Dinamo Zagreb defterini kapatmak zorunda kalmıştım. Kızılyıldız da o dönem bütün Balkan ülkelerinin en popüler kulüplerinden biriydi. Real Madrid’de, Barcelona’da oynayacak birikimi de bana Kızılyıldız verdi. Orada iyi şeyler yapmıştım.

1998 Dünya Kupası’nda attığınız muhteşem goller sayesinde Hırvatistan Milli Takımı üçüncü olurken takımın başında Blazeviç vardı. Onunla antrenörlük diplomasıyla ilgili konuştunuz mu?  
Diplomasını yiyip yemediğini bilemiyorum (gülüyor). Barcelona’da, Real Madrid’de oynayabildiysem benden futbolcu olmuştur değil mi? Biri ona bunu hatırlatsa iyi olur (gülüyor). Tabii bu işin esprisi. Her futbolcunun yıldızı her hocayla barışmıyor.

Vücudunuzdaki dövmelerin anlamları ne? Dövmelerinizden dolayı işinizi yaparken sizi yadırgayanlar oluyor mu?
Hepsinin benim için özel anlamları var. İnsanlar da artık alışsa iyi olur (gülüyor). Dövmelerimle mutluyum. İlk dövmeyi yaptırana kadar çok uzun süre düşünmüştüm, sonrası kendiliğinden geldi. Yaptırdığım hiçbir dövmeden pişman olmadım ama insanların bana farklı bakışlarını yakaladığımda rahatsız oluyorum. Bence dövmeler insanları daha az ciddi ya da daha az disiplinli yapmaz. O yüzden dövmeye devam!

RÖPORTAJ | Trabzonspor'un teknik direktör adayı Robert Prosinecki

Robert Prosinecki için Zagreb’in anlamı büyük

Vücudunuzdaki gibi hayatınızda da değişiklikler yapmayı sever misiniz? 
Aileme vakit ayırmaya çalışıyorum. Bir kızım var. Futbol adamlarının zaten çok fazla vakti olmuyor. Futbol oynadığım dönemde çok daha fazla vaktim oluyordu. Futbolcu olduğunuz zaman kimseyi düşünmezsiniz çünkü zaten herkes sizi düşünür. Antrenör sizi düşünür, kondisyoner sizi düşünür, malzemeciler peşinizdedir… Herkes sizi başarılı olmanız için ittirir. Çünkü onların başarısı sahadaki 11 adamın o gün ne yapacağına bağlıdır. İstediğiniz kadar başarılı bir teknik direktör olun yine de futbolcuların ayaklarına bağlısınız.

“Of! Yeter!” dediğiniz zaman ne yaparsınız? Ne dinlersiniz? 
Müzik hayatımın önemli motivasyon araçlarından biri. Senin de dediğin gibi “Yeter!” dediğimde müziğe sarılıyorum. Rock müzik vazgeçilmezim. Hırvatistan’ın yerel rock müzik sanatçılarını, gruplarını çok beğeniyorum. Elektronik, pop ya da caz da dinliyorum ama Hırvat ve Sırp rock gruplarından asla vazgeçmem.

Müzikle ilgili bir yeteneğiniz var mı? Bu kadar çok rock müzik dinlerken gitar çalmayı hiç denemediniz mi? 
Bende ne enstrüman becerisi ne de müzik kulağı var. Olsa kesin bir şeyler yapardım. Şimdi kendimi biliyorum. Söylemeye kalksam ben bile rahatsız olabilirim (gülüyor).

Zagreb’de bir pizza restoranı açmışsınız. Hâlâ duruyor mu?
Evet, ama daha çok erkek kardeşimin kontrolünde. Ben sadece her gittiğimde uğruyorum. Yemeklerle aram iyidir ama sadece yeme kısmıyla. Kardeşim yine Goran Bregoviç dinletiyordur müşterilere. Seviyorum orayı.

Partizan-Kızılyıldız, Real Madrid-Barcelona… Derbi sizin için ne demek? 
Barcelona-Real Madrid derbisi elbette kalite bakımından dünyanın en değerli derbilerinden biri ama çok fazla pazarlama çalışmasının yapıldığı bir derbi. Derbiden önce ve sonra dünyanın her yerinde inanılmaz bir haber akışı oluyor. Derbi için dünyanın aklınıza hiç gelmeyecek yerlerinden turlar düzenleniyor. Artık El Clasico diğer derbilerle aynı kategoriye konulmayacak kadar üst düzey. “Bu müthiş bir derbi olduğunu mu gösterir?” diye sorarsan cevabım yok. Partizan-Kızılyıldız derbisi başka bir şey. İki kulübün statları birbirine çok yakın, taraftarlar sürekli sıcak temas halinde. Şehir ve ülke için derbi zamanları olağanüstü bir durumdur ama kimse Japonya’dan o derbiyi izlemek için gelmez. O gerçekten derbidir. Barcelona-Real Madrid aynı şehrin takımı olmadığı için ona derbi demek doğru mu, onu da bilmiyorum.

Real Madrid’de de Barcelona’da da sakatlıklar yakanızı bırakmadı ama yine de yaptıklarınızla iki takımın taraftarlarına ve özellikle de Johan Cruyff’a kendinizi sevdirdiniz. Hangi formayı giyerek derbiye çıkmak daha kolay? 
Bence bir fark yok. İkisi de aynı. İki takımda da kazandığım zaman mutluluktan uyuyamadım, bir ay boyunca sokakta yürüyemedim; iki takımda da kaybettiğim zaman kendime gelmem zaman aldı. İki takımın da formasını giyebildiğim için çok mutluyum ama Cruyff’la çalışabilmiş olmak müthiş bir şey. Onun kafasındaki oyunun bir parçası olmak beni çok mutlu etmişti. Tabii o zamanlar artık geride kaldı. Yaptıklarımla övünmek istemiyorum çünkü bunu yapanlarla kendi kendime dalga geçiyorum. Futbol devinim halindeyken kimse geçmişindekilerle bir yerde kalamaz. Ben gelecekle ilgileniyorum. Kendime koyduğum tek hedef hayatım boyunca futbolun içinde kalabilmek. Futbolun içinde olmadığım gün kendime “Bu dünyada ne işim var?” diye sorarım.

Bir maçtan sonra yaptığınız açıklamada, Türk futbolcuların fazla heyecanlı olduklarını söylemiştiniz. Gözlemlediğiniz başka konular da var mı? 
Duygu konusu doğru ama profesyonel anlamda performans sağlamaya engel olduğunu düşünmüyorum. Hatta bir motivasyon aracı olarak da kullanılabilir. Benim buradaki avantajım futbolcularımın bana inanması ve bir şeyler öğrenmeye sürekli açık halde bulunmaları. Yoksa duygularıyla hareket etmeleri olumsuz bir şey değil. Biz onları maçtan maça antrenmandan antrenmana ayarlarız. Bütün oyuncuların güdülenmesi farklıdır. Bazılarına sert bir şey söylemeniz gerekir bazıları bir hikâyeden etkilenir. Bazısına dokunursunuz, bazılarına bağırırsınız. Buradaki grup duygusal ve iyi niyetli bir grup. Bu oyuncuların duygularıyla hareket etmeleri çok normal çünkü uçak biletlerini alan biri var, banka hesaplarını kontrol edip ödemelerini onların adına yapan biri var, çalışma programlarını, yemek ve uyku düzenlerini ayarlayan biri var. Ancak futbol hayatlarını bitirdiklerinde mantık devreye girecek. Kendimden biliyorum (gülüyor). O yüzden sahada olmanın değerini futbol oynuyorken bilmeliler.

Türkiye için kendinize özel bir çalışma programı yaptınız mı?
Dünyadaki birinci lig seviyelerini karşılaştırdığımız ya da Avrupa’yı göz önünde bulundurduğumuz zaman Türkiye’de yapılanma, ilgi, tutku anlamında bir fark göremiyorum. Kayserispor’dayken Türkiye’nin futbol kültürüyle ilgili hiçbir konuyu nasıl çözeceğimi düşünmedim (gülüyor). Tabii ki bir alışma sürecimiz var ama daha önce karşılaşmadığım bir sorunla karşılaşmadım. Bu da Türkiye’nin Avrupa futboluna olan yakınlığından kaynaklanıyor. Saha içinde değişik anlayışlar olması normal. Burada sert ve kapalı futbol oynanıyor. Daha önceki yıllarda olduğu gibi ligin başında iki ya da üç şampiyonluk adayı yok. Artık Süper Lig’de her kulüp her şeyi yapabiliyor.

Röportaja başladığımızdan beri hareket halindesiniz. Takımla ilgili çalışmalarınızı da yürüyerek mi yaparsınız? 
Sen de pek oturmayı seven birine benzemiyorsun (gülüyor). Hareketsiz kalmak beni çok rahatsız ediyor. Konuşurken yaşıyorum. Bu karakter meselesi. Futbol daha hareketli ve hızlı gelişen bir iş; o yüzden oturmayı sevmiyorum. Yıllarca koştuktan sonra hareketsiz kalmaya alışamıyor insan. Beni şuraya bağlasan bile 10 dakika zor dayanırım.

Röportaj Hilal Gülyurt

FourFourTwo Arşiv

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply