“… Sonra modern futbolu icat ettim”

Geçtiğimiz yıl bugün kanserden kaybettiğimiz futbol efsanesi Johan Cruyff, 1988’de teknik direktör olarak döndüğünde Barcelona’da işler iyi gitmiyordu. Aradan 29 yıl geçmesine rağmen mirasının izleri Camp Nou ve ötesinde açıkça görülebiliyor…


“Johan Cruyff kiliseyi boyadı ve ondan sonra gelenlere sadece restore etmek ya da geliştirmek kaldı” – Pep Guardiola

Tarih 28 Nisan 1988, saat akşam 7. Barselona şehir merkezinin kuzeyinde, Camp Nou’ya 5 dakika uzaklıktaki Carrer Dels Vergos Sokağı’nda bulunan Hesperia Oteli’nde bir kalabalık var. Barça’lı 21 oyuncu ve hocaları Luis Aragones, havalı bir toplantı odasında bir konferans masasının başında oturuyor. Kaptan Alexanko önceden bir kâğıda yazdığı açıklamasına “Başkan Josep Lluis Nunez bizi kandırdı ve profesyonel olarak aşağıladı” sözleriyle başlıyor. “Sonuç olarak, bu isteğin gerçekleşmesi kulüp üyelerinin iradesine bağlı olsa bile oyuncular başkanın istifasını talep ediyor. Hem de hemen!” Daha önce rastlanmamış, şok edici bir açıklama bu. “Nunez bu kulübün renklerini kalbinde hissetmiyor, taraftarları da sevmiyor” diye ekliyor orta saha oyuncusu Victor Munoz. “O sadece kendini seviyor.”

Kulüp, para yüzünden bir iç savaş halinde. Maliye, Blaugrana’da yapılan her kontratı soruşturuyor. Her oyuncunun ayrı ayrı oynama ve imaj hakkı anlaşmaları olduğundan vergi borcu olduğu düşünülüyor. Kulüp yetkilileri aradaki farkın oyuncular tarafından ödenmesi gerektiğinde ısrarcı olunca takım kazan kaldırıyor ve Nunez’in kellesini istiyor. 1941-42’den beri en kötü sezonunu geçiren Barcelona, Hesperia İsyanı olarak anılan bu olayla dibe vuruyor. Takımın hocası Aragones depresyondan muzdarip ve sezon sonu görevini bırakacak. Kulüp, Şampiyon Kulüpler Kupası’nda finalist olduğu 1986 yılından itibaren geçen iki senede gülünecek hale gelmiş. Haziran ayında yapılacak başkanlık seçimi öncesi işleri değiştirmek isteyen Nunez elindeki son kozu oynuyor. Altı gün sonra, 4 Mayıs 1988’de, Johan Cruyff’un Barcelona’nın başına getirildiği açıklanıyor.

Los Cules, geçen 14 yılda bir kez lig şampiyonluğu kazanabilmiş. Hollandalı, olaylı bir şekilde görevden alınana kadar geçirdiği sekiz yılda, Barça’ya 11 kupa kazandırıyor. Neslinin total futboldaki simgesi, 1970’lerin sonunda oynadığı futbolla kulübün kurtarıcısı olmuştu ve 10 yıl sonra bunu yine yapacaktı. Pek çok Barça taraftarı, Cruyff’un kurduğu “Rüya Takım” lakaplı ekibin, tarihlerinin en iyisi olduğuna inanmaya devam ediyor. Barcelona’nın ünlü futbolcu fabrikası La Masia da büyük oranda Hollandalı’nın marifeti.

“23 yaşındaydım ve hayal gücüm sınır tanımıyordu”
Cruyff’un Hesperia sonrası takımı toparlama çalışmaları hemen başladı. İsyanın başını çeken Victor Munoz, Ramon Caldere ve Real Madrid’e giden Bernd Schuster de dâhil olmak üzere ilk 11’in değişmez isimlerinin de içinde bulunduğu 15 oyuncu satıldı. Giden oyuncuların yerini doldurmak için 12 transfer yapıldı. Bu 12 ismin arasında, gelecekte Rüya Takım’ın önemli parçası olacak kanat oyuncusu Txiki Begiristain, orta saha oyuncusu Jose Mari Barkero, santrfor Julio Salinas ve ön libero Eusebio da vardı. “Dünya çapında bir kulübün benimle ilgilenmesi bana gurur vermişti” diyor Eusebio. “Cruyff’un Camp Nou’da oyuncu olarak geçirdiği yıllar, İspanyol futbolunu ve Barcelona’yı değiştirmişti. 23 yaşında bir çocuktum ve hayal gücüm sınır tanımıyordu. Kulübün yakın geçmişteki istikrarsızlığının baskısını hissetmeyen, genç ve aç bir oyuncu grubu bir araya gelmişti.”

Cruyff, Nunez’in karşı çıkmasına ve Camp Nou’yu hınca hınç doldurmuş taraflarca yuhalanmasına rağmen, isyanın sözcüsü 32 yaşındaki kaptan Alexanko’yu kadroda tuttu. Hollandalı hoca, kararını beğenmeyenlere bilindik tarzıyla yanıt verdi: “Alexanko kaptanlık görevinden başka bir şey yapmadı. O sadece sözcüydü, oyuncularını yarı yolda bırakmadı. Bu karakterdir. Genellikle böyle olaylarda elçiye zeval gelir ama ben böyle yapmam. Düzenli oynamasa da o bir liderdi ve birliği sağlamıştı.” Mesaj açıktı: Cehenneme kadar yolun var Bay Başkan, burada patron benim!

Nunez’in inşaat ve otel işlerindeki tavrına benzer şekilde yürüttüğü yönetim tarzı da son buldu. Cruyff başkana durumu şöyle anlatmıştı: “Benimle konuşmak istiyorsanız ben sizin ofisinize gelirim. Siz benim soyunma odama gelmeyeceksiniz.” Cruyff-Nunez ilişkisi, daha ilk günden itibaren elverişli bir ortamda başlamıştı.

“Üç savunmacı oynattığım için eleştirildim. Hayatımda duyduğum en aptalca şey!”
Sıra oyun yapısını belirlemeye gelmişti. Temmuz başında yeni topladığı kadrosunu bir araya getirdiği ilk takım toplantısında, El Flaco (Sıska Adam) oynatmak istediği sistemi özetledi. “Bir kara tahtaya üç savunmacı, dört orta saha, kenarlara iki kanat oyuncusu ve merkeze bir tane forvet çizdi” diye anlatıyor Eusebio. “Herkes birbirine bakıp şöyle dedi: ‘Bu da ne böyle?’ 4-4-2 ve 3-5-2’nin çağındaydık. Takımda bu kadar çok hücumcu ve bu kadar az savunmacı olduğuna inanamadık. İspanya’ya tek başına yeni bir futbol tekniği getirdi. Bu bir devrimdi.” Cruyff’un 1970’lerde Rinus Michels yönetiminde Ajax ve Hollanda’da oynadığı 4-3-3’ten uyarlanmış bir 3-4-3 doğmuştu. “Geride iki forveti savunmak için dört oyuncu bırakırsanız, sahanın ortasında sekiz oyuncuya karşı altı kişiyle kalırsınız. Bu şekilde mücadeleyi kazanma şansınız yok. Bir savunmacımızı öne çıkarmak zorundaydık.” Cruyff tercihini daha sonra bu şekilde açıklıyordu. “Geride üç oyuncu oynattığım için eleştirilmiştim ama bu, duyduğum en aptalca şey. Bize gereken, en çok ihtiyaç duyduğumuz bölgeyi, yani orta sahayı doldurmaktı. 5-4 kazanmayı 1-0 kazanmaya tercih ederim.” Curyff’un aklına savunmayla ilgili bir düşünce kesinlikle girmiyordu. Bir noktada kaleci Andoni Zubizarreta hocasına duran topların nasıl savunulmasını istediğini sordu. Yanıt kısa ve sertti: “Nereden bileyim ben? Sen karar ver. Kornerleri savunma konusunda benden daha ilgilisin.”

Zaman geçtikçe oyuncular sistemin özgürlüğünün tadını çıkarmaya başladı. Cruyff yönetiminde 250’den fazla maça çıkan Eusebio hislerini şu sözlerle hatırlıyor: “3-4-3’ü çok sevmiştim. Barcelona’da oynadığım diğer sistemlerde hep zorlandım. Tekniğim, oyun görüşüm ve zekâm topu hızlı bir şekilde dolaştırmaya dayanan Barça sistemine çok uydu. Başka herhangi bir takımda pas yapıp hareketli kalmanız yeterli olmazdı. Orta sahanın merkezinde olduğumdan sürekli oyunun içindeydim ve seçeneklerim boldu. Özellikle çizgiye çok açılmayan kanat oyuncuları beni çok rahatlatıyordu, Johan geniş oynamalarını kesinlikle istemiyordu.” Dizilişin kalbi, Barcelona’nın alâmetifarikası haline gelen top hâkimiyetiydi. “Çok basit bir durum: Topa hükmederseniz iyi hareket edersiniz. Rakipte olmayan bir şeye sahip olduğunuz için gol yemezsiniz. Hareketli kalan taraf topun gideceği yere de karar verir ve doğru hareket ederseniz rakibinizin baskısını kendi avantajınıza kullanabilirsiniz. Çünkü top siz nereye isterseniz oraya gider.”

“Cruyff olmasa Xavi’ler ve Iniesta’lar da olmazdı”

Ama bir sorun vardı. Cruyff’un kadrosu bu sarmal oyun tarzında istenen farklılıkları yaratabilecek teknik sanatçılardan yoksundu. Topa sahip olmaya aç olan bir üretim hattı gerekiyordu. La Masia bu ihtiyaçlara göre yenilenmeliydi. Xavi, Iniesta ve Messi gibileri yetiştirmiş bir kulüpten beklemeyeceğiniz bir şekilde, işin başında oyuncular yeteneklerine göre değil potansiyel fiziklerine bakılarak seçiliyordu. 1986’da 15 yaşındaki bir oyuncu ilk deneme maçına çıkacaktı ve bu maça sadece boyu 1,80’den uzun olacağı düşünülenler kabul ediliyordu. İsyan edercesine “1,80’den uzun olacağım, profesyonel futbol oynayacağım” diyordu. O çocuğun ismi Pep Guardiola’ydı.

Değişim Cruyff’un gelişiyle başladı. “Albert Ferrer, Sergi ve Guillermo Amor gibi oyuncular vardı; çok iyi fizikleri olmasa da topu adeta okşayarak oynuyorlar ve rakiplerini fareler gibi koşturuyorlardı. Pep de fizik olarak öyle harika sayılmazdı ama top ayağındayken çok zekiydi. Benim istediğim de buydu.

“Johan için önemli olan, hazır ve çabuk olmak ve hava toplarında iyi olmaktan çok ileri doğru oynayabilmekti” diyor Rüya Takım’ın sağ beki Ferrer. “Ne tür oyuncular istediğini iyi biliyordu ve daha kısa oyuncularla oynamak ya da genç yıldızlara şans vermek onun için sorun değildi. Bunun ileriye giden yol olduğundan emindi.” Barcelona’nın U-8 takımından B takımına varana kadar her ekibi, as takımın devrimsel 3-4-3’ünü ve topa sahip olma çabasını taklit etmeye başladı. Cruyff’un istediği üretici hat kuruldu. La Masia mezunu Ferrer, Amor ve Sergi’nin Barcelona için oynadığı toplam maç sayısı bini geçti. Hepsi 1,80’lik boy sınırının altındaydı. Hepsinden uzun ama çelimsiz Guardiola, Barça formasıyla 384 maça çıktı.

“Top, oyunun tek kahramanı haline gelmişti. Kondisyon çalışmaları bile futbol topuyla yapılıyordu” diye anlatıyor Cruyff döneminde genç takımlarda altı yıl görev yaptıktan sonra Mundo Deportivo gazetesinde çalışmaya başlayan Oriol Domenech. “Ufak tefek oyunculara daha çok şans veriliyordu. Ben La Masia’dayken Guardiola çok zayıftı ve Cruyff yine de sürekli oynaması gerektiğini, eninde sonunda büyüyeceğini söylüyordu. O olmasa bugünkü Xavi’ler, Iniesta’lar, Thiago’lar yetişemezdi.”

“Anlamanı isteseydim daha iyi bir şekilde açıklardım”
“Cruyff Barça’sı”nın ana hatları tamamdı. 1988-89 Kupa Galipleri Kupası’nı ve bir yıl sonra Kral Kupası’nı müzelerine götürmelerine rağmen küçük rötuşlar gerekiyordu. 1989 yazında büyük beklentilerle transfer edilen Michael Laudrup ve Ronald Koeman önemli bir etki yapamamıştı. Özellikle Koeman’ın performansı büyük bir hayal kırıklığıydı. Cruyff, vatandaşını medyaya karşı savunmaktan sıkılmaya başlamıştı. Diğer yandan Hollandalı hoca, basınla günlük görüşmeyi bırakmıştı. Ona göre basına konuşmak tehlikeliydi. Röportaj veriyordu ama içerikleri giderek daha da gizemli hale geliyordu: Bir keresinde muhabire “Anlamanı isteseydim daha iyi açıklardım” demişti. Şampiyon Real Madrid’in 11 puan gerisinde biten sezondan sonra koltuğunu 1990 Kral Kupası şampiyonluğu kurtarıyordu. Hatta başkan Nunez, kulüp üyelerinden gelen Cruyff’un kovulması kararını veto ederek Sarı Fare’yi koruma altına almıştı. Her şeye rağmen 1990-91, Cruyff ve Barcelona efsanesinin gerçekten başladığı sezon olacaktı. Cruyff’un genç takım oyuncularına şans vermesinin baştaki sebebi kendini korumak olsa da La Masia’nın meyveleri toplanıyordu. “Franco’nun diktatörlüğü sırasında burada yaşıyordum” diyor Cruyff. “Katalan halkının düşünme biçimini anlıyorum, karakterlerini biliyorum. Genç oyuncuları A takımda görmeyi seviyorlar. Takımın hocasının, Barça’nın gerçekten bir parçası olduğunu düşünmelerini sağlıyor. Ben onların Katalanlara özgü olduğunu söyleyebilecekleri bir oyun üretmeye çalışıyorum. Bu sayede işler ters giderse bizi ıslıklamaları daha zor olacak.”

Ne yapacağı belli olmayan kişiliğine rağmen kale önündeki ölümcül bitiriciliğiyle Hristo Stoichkov sistemdeki eksik parçayı tamamlayacaktı. Sol tarafta keskin bir etkinlikle top sürebilen, pas ve şut atabilen çok yönlü bir forvetti. “Hançer” lakaplı Bulgar, İspanyolların deyimiyle “mala leche”ye, yani kötü bir mayaya sahipti ve kazanmak için yapmayacağı şey yoktu. Ocak 1991’de Barça’nın Madrid’i 2-1 mağlup edip puan farkını 5’e çıkartmasıyla ligin şampiyonu belli olmuş sayılırdı. Koeman savunmanın önünde göz açtırmazken Laudrup orta sahada rakip savunmaları deşiyordu. Ion Goitkoetxea düzenli olarak İspanya Milli Takımı’nda oynuyordu. Ama Cruyff’un en büyük zaafının intikamı acı oldu. Gençliğinden beri düzenli sigara içen Hollandalı’nın günde bir paket bitirme alışkanlığı, Camp Nou’da patron koltuğunun stresiyle birleşince kalbine by-pass operasyonu yapılmasından başka çare kalmadı. Dört saatlik ameliyattan sağ çıkan Cruyff, dünyanın en iyi futbolcusu ve antrenörü olmak için yaratıldığına emin olmuştu.

Cruyff’un dokuz maçlık yokluğunda görevi devralan Carlos Rexach, aldığı altı galibiyetle Barcelona’yı altı sezon sonra ilk şampiyonluğuna taşıyordu. Eusebio’ya göre başarıları Hollandalı’nın antrenmanları sayesindeydi: “Her antrenmanı dört beş kere durdurur, pozisyonlarımızı düzeltirdi: ‘Hayır! Oraya değil. 1 metre daha sağa. Gördün mü, şimdi pas açın çok daha iyi.’ Bu tip küçük detaylar düşünmenizi sağlıyor, aklınızda kalıyor ve sonunda oyundaki her hamlede siz de noktaları birleştirmeye başlıyorsunuz. Dünyada bunu anlatabilecek bir tek hoca daha yok çünkü o oyuncu olarak dünyanın en iyisiydi. Yıllar boyunca edindiği tecrübe, kabiliyetlerinin büyük bölümünde hissediliyordu.”

Barça, Cruyff’un sigara yerine lolipopla geri döndüğü 1991-92 sezonuna yavaş bir giriş yaptı. Sekiz maçtan üçünü kaybederek başladıkları yılın dönüm noktası, kasım ayında Kaiserslautern’e karşı oynadıkları Şampiyon Kulüpler Kupası maçı oldu. İlk maçta aldıkları 3-1’lik galibiyetin ardından rövanş maçında soyunma odasına 1-0 mağlup girdiler ve son derece kötü oynuyorlardı. “Soyunma odasına geldiğinde sağlam bir fırça bekliyorduk” diyor stoper Miguel Angel Nadal. “Sadece ellerini ovuşturdu ve dedi ki: ‘Vay anasını arkadaş, soğuktan kıçımız donacak!’ Sezon bizim için bitmek üzereydi ve o kalkmış havadan bahsediyordu. Üzerimizdeki baskı gitti. Takımın kendine güveninin zaferi getireceğinden emindi çünkü o takımı kendisi kurmuştu. Her zaman haklı olduğuna böylesine inanmıştı.”

Cruyff’un ekibi ikinci yarıda bir gol daha yedi ama Bakero’nun 89’uncu dakikada gelen kafa golü, bir üst tura geçmelerini sağladı. Mayıs ayında Real Madrid’in son hafta Tenerife’den aldığı yenilgiyle üst üste ikinci lig şampiyonluğu gelecekti. Bir sonraki durak, Wembley’de Sampdoria’ya karşı oynanacak Şampiyon Kulüpler Kupası finaliydi. “1986’daki finalde yaşanan terslikleri unutmamızı istedi” diyor Nadal. “Sadece şunu söyledi: ‘Sahaya çıkın ve finalin keyfini çıkarın.’ Hepimiz çok rahatladık.” Bu sözler, uzatmalarda Koeman’ın frikikten gönderdiği füzeyle Katalonya yolunu tutan Şampiyon Kulüpler Kupası zaferiyle özdeşleşti. Lakabını Barselona Olimpiyatları’nda parkeleri fetheden Amerikan basketbol takımından alan Cruyff’un Rüya Takımı efsaneleşiyordu. Hesperia İsyanı’nı çıkaran ekipten Alexanko ve Zubizarreta dışında kimse kalmamıştı. “1992’de kulüp içinde ve çevresinde farklı bir ruh vardı” diyor Eusebio. “Dört yıl boyunca tek bir doğrultuda çalışmış, ilginç ve yeni oyuncular almış ve sonunda Barça tarihini değiştirmeyi başarmıştık. Biz seçilmiş olanlardık ve çağımızın geldiğini biliyorduk.”

Cruyff ile başkan yardımcısı Gaspart boğaz boğaza
Barcelona, Aralık 1992’de Şampiyonlar Ligi’nde CSKA Moskova’ya elenince Cruyff ile başkan Nunez arasındaki huzursuzluk hakkında dedikodular ayyuka çıktı. Ama kupalar gelmeye devam ediyordu. 1993’te üst üste üçüncü kez lig şampiyonluğu geldi. Yine son hafta, yine Tenerife karşısında yenilen Madrid’e karşı ve yine 87 gol atarak. 1993 yazında Romario’nun gelişiyle üst üste dördüncü lig şampiyonluğuna ve üç yılda ikinci kez Avrupa’nın kralı olmaya herkes hazırdı. Real Madrid karşısındaki 5-0’lık galibiyette Brezilyalı’nın üç golü, yeni transferin potansiyelinin kısa bir özetiydi.

Cruyff’u kızdırmak için Deportivo taraftarlarının sezon bitmeden bir hafta önce lolipop kılığına girip şampiyonluk kutlamasından dolayı lakabı “Lolipop Ligi” olan La Liga’nın 1994’teki kralı da, Deportivo’lu savunmacı Djukic’in Valencia karşısında son dakikada kaçırdığı penaltıyla yine Barcelona oluyordu. Şubatta Zaragoza’ya 6-2 kaybettikten sonra alabilecekleri 30 puandan 28’ini toplamışlardı. O hezimetten sonra Cruyff, ligi kazanmaları halinde kontratı biten oyunculara takımda kalacakları sözünü vermişti. Şampiyonluktan dört gün sonra “gezegenin en müthiş takımı”nı belirleyecek Şampiyonlar Ligi finali vardı. Koeman, Guardiola, Romario ve Stoichkov formlarının zirvesindeydi. Laudrup yabancı kuralı yüzünden şans bulamıyordu. “Favori biziz” diyordu Cruyff. “Milan’ın üstün tarafı yok. Savunmaya dayalı oynuyorlar, biz hücum odaklıyız.”

Ama karşılaşmayı Milan, hem de 4-0’lık bir skorla kazandı. Daniele Massaro iki, Desailly ve maçın adamı seçilen oyun kurucu Saviçeviç de birer gole imza attı. Barcelona’nın savunmadaki eksikleri çok nadir bu denli sömürülüyordu. “Üst üste dört lig şampiyonluğu ve 1992’de kaldırdığımız kupadan sonra muhtemelen çok fazla öz güvenle sahaya çıkmıştık” diyor Ferrer. “Kolay olacağını düşünmüştük. Yüzde 60 veya 70’imizle oynasak kazanırız diyorduk. Maçtan sonra otobüsteyken bazı oyunculara hemen satılacaklarının söylendiğini hatırlıyorum. O finalden sonra her şey değişti.” Verdiği sözden dönen Cruyff, Rüya Takım’a neşteri vurdu. Zubizarreta, Laudrup, Goikoetxea ve Salinas bir daha Barcelona forması giyemedi. Cruyff’un “Benim kadar iyi değil, ben diğerlerinin de iyi oynamasını sağlıyordum, o sadece gol atıyor” sözleriyle eleştirdiği Romario, Ocak 1995’te ayrıldı. Yaz döneminde Eusebio, Stoichkov, Koeman ve Begiristain da onu takip etti.

Eusebio’nun radikal değişim hakkında bazı eleştirileri var: “Biz çok şey başarmıştık ve o artık radikal değişiklikler yapmak istiyordu. Bir profesyonel olarak 31 yaşında olduğum için takımı daha genç oyuncularla yenilemek istemesini anlıyorum ama bence bu işi daha iyi, daha az sarsıcı bir şekilde yapabilirdi.” Gidenlerin yerini doldurması için gelen Popescu, Hagi ve Prosinecki gibi isimler önemli bir etki yapamadı. Bir zamanlar üst üste gelen goller, bir anda durmuştu. 4-3’lük heyecanlı galibiyetler 3-2’lik mağlubiyetlere dönüştü. Sadece Sporting Lizbon’dan gelen Luis Figo ayrılan büyük isimlere göre daha iyi gözüküyordu. Büyük son, heybetli olduğu kadar çabuk bir şekilde cereyan etti.

1995-96 sezonunun Camp Nou’da Celta Vigo’ya karşı oynanacak son maçı, kupasız geçen üst üste ikinci sezonun habercisiydi. Cruyff’la Nunez arasındaki gerilim, Hollandalı’nın yerine Bobby Robson’ın getirileceği söylentileriyle tavan yapmış durumdaydı. Başkan yardımcısı Joan Gaspart konuşmak için soyunma odasına inmişti. Cruyff, Gaspart’ın uzanan eline “Hain!” diye bağırarak karşılık verdi. “Nunez nasıl oluyor da böyle bir şey için karşıma çıkıp bunu yüz yüze halledemiyor?” İki taraf da çığırından çıktı. Başkan yardımcısı, Cruyff stadı terk etmezse polisi arayacağı tehdidini savurdu. “Geriye dönüp baktığımda soyunma odasına inip böyle bir açıklama yapmaya çalışmamın hata olduğunu düşünüyorum” diyor Gaspart. “Sadece durumu daha da kötü hale getirdi. Olay şiddete vardı, ikimiz de kontrolümüzü kaybettik. Bu olaydan sonra devam edemedik, dört haftalığına olsa bile …”

Barcelona tarihinin en uzun süre görev yapmış ve (o dönemde) en başarılı menajeri, 90 saniye içinde kovulmuştu. “Nunez gibi adamlar futbolu sevdiklerinden değil, kendilerini sevdiklerinden yönetici olur” diyor Cruyff. Bir gün sonra Cruyff’un 22 yaşındaki oğlu Jordi, Celta’ya karşı alınan 3-2’lik sonuçta galibiyet golünü attığında Camp Nou’daki bütün seyirciler ayaktaydı ve stadı şu tezahüratla inletiyorlardı: “Cruyff si, Nunez no!” Ne istediklerini anlamak oldukça kolaydı.

“İspanya’da ‘futbol’ kavramını yeniden icat etti”
Cruyff’un Barcelona’dan ayrılmasının üzerinden yıllar geçmiş olabilir ama yedek kulübesinde çıktığı ilk maçtan bu yana geride kalan 29 yılda, bıraktığı futbol mirası giderek büyüyor. “Johan oynama şeklimizi belirledi ve kulüp içinde bir devamlılık algısı yerleştirdi” diyor 2011’den bu yana Barcelona B takımında görev yapan Eusebio. “Takımımda onun DNA’sını hissedebiliyorum. Her oyuncu nasıl oynamak istediğimizi biliyor. Bu alışkanlık kulübün her parçasına sızmış durumda. Bir genç A ya da B takıma çıktığında Johan’ın da bunun bir parçası olduğunu biliyorum.” Cruyff’un en büyük yenilgisinin bile kulübe bir şeyler öğrettiğini söylüyor: “Pep’in çok başarılı bir neslin lideri olması tesadüf değil. 1994 Şampiyonlar Ligi finalinde eksiğimizin ne olduğunu biliyordu; çalışkanlık ve rakibe saygı. Galibiyet beklenen her maçtan önce o Milan maçını düşündüğüne şüphem yok.” 

“Cruyff bu ülkedeki ‘futbol’ kavramını yeniden icat etti” diyor Miguel Angel Nadal. Dünyanın en büyük kulübü ve milli takımının atası… Gerçekten muhteşem bir miras!

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply