Hollanda, tarihinin en kötü dönemini yaşıyor! “Total Çöküş”ü inceledik!

Hollanda’nın Euro 2016 bileti alamaması, birçokları için sürpriz oldu. Ancak daha da sürprizi, FIFA sıralamasında ülke tarihinin en kötüsü olan 32’nci sıraya gerilemeleriydi! Peki total futbol ustaları için işler ne ara kötüye gitmeye başladı? Bu gidişatı durdurabilecekler mi? 


Hollandalılar aslında yaz mevsimi başlarını partilerle geçirmeye alışıktır ancak iki yıldır kutlama yapmaları için yeterli sebepleri yok! Şu sıralar ülke sınırı dahilindeki dükkan, bar, alışveriş merkezi ya da bu tarz hiçbir mekanda futbola dair bir şey bulamazsınız. Aslında bu duruma alışsalar iyi olur; zira 24 takımın yer aldığı Euro 2016’ya katılamamakla kalmadılar, 2018 Dünya Kupası’nda da zorlu bir gruba düştüler. Dahası FIFA sıralamasında gerilemelerine engel olamıyorlar. Johan Cruyff’un ülkesini bu halde görmek, futbolseverler için kabul edilemez bir şey!

2010 Dünya Kupası’nda finale çıktıklarını, 2014’te de üçüncü olduklarını unutmayın! Yine de Euro 2016 eleme grubundaki rakipleri İzlanda, Çek Cumhuriyeti ve Türkiye’yle oynadıkları altı maçtan sadece 1 puan çıkarıp dördüncü oldular. Dördüncü! Hollanda’nın bu çöküşü, aslında Robin van Persie’nin talihiyle de paralellik gösteriyor. İki sene önce Brezilya’daki turnuvada son şampiyon İspanya’ya attığı kafa golüyle 5-1’lik unutulmaz zaferin en önemli parçası olurken, geçen ekim ayında oynadıkları Çek Cumhuriyeti maçında kendi kalesine gol atarak takımının az da olsa devam eden şansını çöpe atmıştı. Evet, Hollanda’nın genç ve kaliteli oyunculardan oluşan kadrosu herkesi yenebilir ancak bu bile sorunların üstünü örtmeye yetmiyor. Peki yakında ayağa kalkmalarını beklemeli miyiz? “Sanmıyorum” diyor, Hollanda’nın Hardgras dergisi editörlerinden Henk Spaan. “Gelecek hiç de parlak değil!” 

Sorunun sebeplerinden biri, alttan oyuncu gelmemesi. Hollanda’nın son dönemde yetiştirdiği Wesley Sneijder ve Arjen Robben gibi üst düzey futbolcular, artık yavaş yavaş milli takımdan uzaklaşırken yerlerini dolduracak kapasitede oyuncu çıkmadı. Futbolcuların formlarının zirvesine çıkması için en ideal yaşın 20’lerin sonu olduğu söylenir. Hollanda kadrosunda ya çok yaşlı, ya da çok genç oyuncu var. Hatta eleme grubunda bazı maçlara 25-31 yaş arası hiçbir oyuncu olmadan çıktılar! Oyun zekası üst düzey ancak fiziksel açıdan yetersiz Daley Blind, istikrarsız Georginio Wijnaldum ve hayal kırıklığı yaratan Memphis Depay gibi isimler, bir türlü beklenen patlamayı gerçekleştiremedi.

Manchester United’ın Ajax’tan kaptığı Timothy Fosu-Mensah, Louis van Gaal yönetiminde geleceğe yönelik olumlu sinyaller verse de Jose Mourinho döneminde düzenli forma şansı bulamadı. PSV, Ajax ve AZ Alkmaar’da da ciddi genç oyuncu potansiyeli var. Donny van de Beek, Abdelhak Nouri, Steven Bergwijn, Kenneth Paal, Anwar El Ghazi… Milli formaya hızla adapte olan golcü Vincent Janssen de Hollanda’nın en önemli oyuncularından biri olacağa benziyor. Sorun şu ki; Hollandalı genç yetenekler, kendilerinden beklenen seviyeye bir türlü çıkamıyor. Geçmişte Eljero Elia, Ibrahim Afellay, Ismail Aissati gibi isimler büyük potansiyel olarak nitelendirildi ancak yıldız kategorisine ulaşmayı başaran olmadı. United’daki takım arkadaşlarıyla çekildiği fotoğrafları Instagram hesabından silen Memphis de bu tehlikeyle karşı karşıya!

Hollanda’nın bir daha 1988’deki başarıya ulaşabilmesi pek olası gözükmüyor. Hem Avrupa şampiyonu oldular, hem de dönemin en iyi beş oyuncusundan dördünü kadroda barındırıyorlardı. Ballon d’Or oylamasında ilk üçte yer alan Marco van Basten, Ruud Gullit ve Frank Rijkaard’ın yanı sıra, beşinci Ronald Koeman’a sahip bir kadrodan söz ediyoruz! Spaan şöyle diyor: “Artık o tarz oyuncularımız yok. Hollanda’da özellikle 10-18 yaş arasında verilen eğitimin üst düzey olduğuna inanıyorum. Manchester United, Arsenal, Barcelona gibi kulüpler burayı yakından takip ediyor. Gel gelelim 18-21 arası bir şeyler ters gidiyor! Antrenörlerimiz, yetenekli oyunculara seviye atlatacak kapasitede değil.” 

Spaan’a göre bir diğer sorun da oyuncuların olgunlaşma fırsatı bulamadan yurt dışına çıkması. Mesela Van Basten, Dennis Bergkamp, Gullit gibi isimler İtalya’ya gittiklerinde 20’li yaşların ortasına yaklaşıyordu. Ruud van Nistelrooy da İngiltere’ye transfer olduğunda 25 yaşındaydı. Bu oyuncular, ayrıca daha deneyimli isimlerle aynı takımda oynamanın da faydasını gördüler ve bu sayede Hollandalılara özgü karakterlerini muhafaza etmeyi başardılar.

Hollandalıların karşı karşıya kaldığı çıkmazlardan biri de, aslında insanlık tarihi boyunca birçok kaşifin başına bela olan bir şeydi. 1960 ve 70’lerde Rinus Michels’in teknik direktörlüğünde ve Johan Cruyff’un saha içi liderliğinde modern bir oyun tarzı icat eden Portakallar; tam saha pres, akışkan hücum, sürekli yer değiştiren oyuncular ve teknik beceriye dayalı stilleriyle futbolun egemen gücüydü. Ne var ki bunu artık tüm dünya öğrendi ve dolayısıyla da Hollanda’nın fark yaratabileceği bir konu kalmadı. Ajax, 1971-1973 arasında Şampiyon Kulüpler Kupası’nı üç kez kazanırken, Hollanda Milli Takımı da iki finali ev sahibi ülkelere kaybetmesine rağmen 1974 ve 1978 Dünya Kupalarının en iyi takımıydı. Belki kupa kazanamadılar ancak oyun anlayışı olarak geleceğe yönelik eşsiz bir kapı açtılar.

Takip eden süreçte başta Ajax olmak üzere birçok Hollanda kulübünden dünya çapında yetenek çıktı. Hollanda’nın Euro 88’de zafere ulaşmasının yanı sıra, Milan ve Barcelona da Hollandalı oyunculardan oluşturduğu iskeletleri sayesinde Avrupa futbolunu domine etti. Onların ardından Bergkamp, Seedorf, Davids ve De Boer kardeşlerin yer aldığı jenerasyon bayrağı devraldı. Bir sonraki grupta ise Robben, Sneijder, Van Persie ve arkadaşları vardı. Tüm bu yetenekli isimlere rağmen, karşılaştıkları rakipler Hollanda’nın taktiğini çözünce düşüş süreci de başlamış oldu. Durum öyle bir noktaya geldi ki; günümüzde Hollanda’ya özgü olarak tanımlanacak oyun tarzıyla oynamayan ülke sayısı yok denecek kadar az!

Johan Cruyff’un geçen sene mart ayındaki ölümü, ülke genelinde bir matem ve nostalji havası yarattı. Ayrıca son dönemde Hollandalı teknik adamların da futbol dünyasında fazla etki yaratamamasını açıklama açısından kusursuz bir metafor olabilir! Van Gaal, Manchester United’daki başarısız iki sezonun ardından koltuğunu Jose Mourinho’ya bırakırken, Chelsea’de geçici olarak göreve gelen Guus Hiddink de artık emeklilik planları yapmaya başladı. Ronald Koeman haricinde 80 ve 90’ların Hollandalı yıldızlarının teknik adamlık kariyeri pek de parlak değil.

2004-2008 arası Hollanda Milli Takımı’nı çalıştıran Marco van Basten, geçen sezon AZ Alkmaar’ı çalıştırırken aşırı stresi gerekçe gösterip görevi bıraktı. Hollanda’yı Euro 2000’de yarı finale çıkaran ve Barcelona’yı 2006’da Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan Frank Rijkaard da teknik direktörlük mesleğinden soğumuşa benziyor. O dönemin en iyi oyuncularından Frank de Boer ve Philip Cocu, Ajax ve PSV’de bir hayli başarılı oldu ancak her iki isim de becerilerini ülke dışında henüz test etmedi. Bergkamp’ın büyük takım çalıştırmak gibi bir arzusu yok gözükürken, milli takımın yenilenme sürecinde göreve getirilen Danny Blind’in ömrü de çok uzun olmadı.

Sadece teknik direktör bazında değil, genel anlamda “Hollanda Okulu”nun kendisi bir anda çok anlamsız ve içi boş gelmeye başladı! Kulüpler göreve getirdikleri antrenör ya da hocalara sundukları sözleşmelere geleneksel oyun anlayışını bozmamalarına dair özel maddeler koyuyor. 1970’lerden itibaren çift kanatlı 4-3-3 formasyonunu benimseyen Hollandalılar, artık bu anlayışın uzun süredir bayatladığını ve tazelenmesi gerektiğinin farkında. Hücumun kenarlarında kanat oyuncusu kullanmak, artık fark yaratan bir tercih olmaktan çıktı. Eskiden kanat oyuncularının tehdidi sebebiyle rakip bekler hücuma rahat çıkamıyordu ama günümüzde fiziksel olarak çok daha dayanıklı bir hale geldikleri için artık tek kanadı 90 dakika boyunca kullanabiliyorlar. Bunun yanı sıra eski tip kanat oyuncuları kullanmak, orta saha merkezini de eksik bırakmak anlamına geliyor.

Yine de Hollanda’ya özgü top hakimiyetine dayalı, kanatları etkili kullanmayı öne çıkaran anlayışı tercih eden Barcelona ve Bayern Münih gibi takımlar, bu sistemin düzgün uygulandığında sonuç verdiğini gösteriyor. Topa sahip olma ve oyunu geriden kurma üzerine dayalı Hollanda tarzı yine de başarılı olabilir mi? Savunma futbolunun esasında etik olmadığını ve kendilerine yakışmadığını düşünen birçok Hollandalı olsa da, özellikle son iki Dünya Kupası’nda Van Gaal ve Bert van Marwijk’ın tercih ettiği kontratağa dayalı anlayışın başarılı olduğu söylenebilir. Buna ek olarak, Hollandalıların alışılagelmiş pas oyunu da artık iyice köreldi. 70 ve 80’lerdeki takımlar topa sahip oluyordu ancak bunu göze pek de hoş gelen bir tarzda yaptıkları söylenemezdi. 1995’te Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Van Gaal’in Ajax’ı, bu konsepti güncelleyerek yeni bir stil yarattı.

Topa sahip olma, eskiden rakipleri domine etmek için kullanılan bir araçtı ancak artık hem milli takım, hem de Eredivisie maçlarında çok sık yan pas yapıldığını görüyoruz. Bu özelliği dikine giderek rakibi avlamak için kullanan takım sayısı çok az. Cruyff da sürekli oyunun temposunun düşük oluşundan ve hiç kimsenin risk almaya yanaşmayışından dert yanıyordu; ki bu eleştiriler, son ikişer Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası’nda mutlu sona ulaşan İspanya ve Almanya’nın oyun tarzlarının bir anlamda ortaya çıkışına da önayak oldu.
Sorunların en büyüğü, Hollanda’nın artık “dahi” olarak nitelendirilebilecek oyuncu yetiştirememesi. Son yıllarda İspanya, Belçika, Almanya ve Fransa gibi ülkelerden çıkan birçok oyuncu, aslında eskiden olsa “tipik Hollandalı” olarak adlandırılırdı!

Hollanda yıllardır Belçika’nın futboldaki yetersizliğiyle alay etmişti ancak artık roller değişti. Portakallar, yetiştirdikleri oyuncuların yurt dışındaki performanslarına bakıp iç çekerek neden Eden Hazard ya da Kevin De Bruyne gibi etkili olamadıklarını sorgular hale geldi.
Cruyff, 2011’de Ajax’taki kötü gidişi önlemek için bir reçete hazırladı. 2008’de kırmızı-beyazlı kulübe dönen Bergkamp, o dönemki en büyük destekçisiydi ve şu sözleri sarf etmişti: “İşler bir süredir kötüye gidiyor ama hiç kimse farkında değil. Belki de bunu görmek istemediler!” Ajax’ın çıkardığı oyuncular iyi, disiplinli, teknik kapasitesi yüksek olabilirdi ancak hiçbiri özel ya da yaratıcı değildi.

Cruyff’un mücadelesinden geriye bir dava, bir sürü kirli oyun ve bozulan dostluklar kaldı. Futbol kulübü yönetecek kapasiteye sahip olmadığını söylediği yöneticiler görevinden ayrıldı ancak teknik direktör Van Gaal’i destekleyen kesimle arasındaki itilaf sona ermedi. En nihayetinde bu savaşı Cruyff kazanırken, altyapıda görev yapan birçok antrenör kovuldu ve kulübe yeni bir zihniyetin aşılanması kararı alındı. Ortak hedef, Ajax’ı olağanüstü yetenekler yetiştiren bir akademi haline getirmekti.

Ne var ki iyi futbolcu olmak, büyük bir futbol kulübü yönetebilecek kapasiteye sahip olduğunuz anlamına gelmiyor! Rus ve Fransız devrimlerine benzer şekilde, burada da iktidara gelen patronlar kendi aralarında anlaşmazlık yaşadı ve yapı çatırdamaya başladı. Özellikle transfer konusunda birbiriyle zıt düşen iki taraf söz konusuydu. Mesela Cruyff ve altyapı direktörü Wim Jonk, Heerenveen’de oynayan orta saha oyuncusu Daley Sinkgraven’in alınmasına karşıydı çünkü kulübün kendi yetiştirdiği oyunculara şans vermesi gerektiğini düşünüyorlardı. Öte yandan Bergkamp, Marc Overmars ve dönemin teknik direktörü Frank de Boer da takımın güçlenmesi için gerekirse o geleneğin bir kenara bırakılabileceğini savundu.

Kulüp içindeki bu iktidar savaşı geçen sezon nihayet sonuca ulaştı; Jonk’un görevine son verilirken, Cruyff da rahatsızlığını gerekçe göstererek geri çekilme kararı aldığını açıkladı. Kovulan bazı antrenörlerin AZ, Feyenoord ve PSV gibi rakiplere transfer olması, Ajax’taki çalkantılı dönemin kendi adlarına belki de en istenmeyen sonuçlarından biri oldu. Ajax genç oyuncu yetiştirmeye yine devam etti ancak rakipleri de eskiye nazaran çok daha güçlü hale geldi. Peki şimdi ne olacak? 2018 Dünya Kupası yolunda Fransa ve İsveç gibi güçlü ekiplerle mücadele eden olan Hollanda’da kısa ya da orta vadede büyük beklentilere giren pek kimse yok. Yine de uzun süredir sakatlıklarla boğuşan orta saha oyuncusu Kevin Strootman’ın dönüşü, biraz da olsa umutlarını artırıyor.

Uzun vadede Portakallar’ı neyin beklediğini hiç kimse bilmiyor. Belki de Hollanda futbolundaki çöküşü ülke genelindeki durumun yansıması olarak görmek kaçınılmaz bir eğilim olabilir. Total futbolun 1960’lardaki doğuşu, Amsterdam’ı Avrupa’nın en karizmatik şehri yapan kültürel gelişimi ve enerjiyi çok iyi yansıtıyordu. 70’lerde ülkenin renkli başbakanı Joop den Uyl, Hollandalıların tüm dünyaya ülke yönetme dersi vereceğini söylemiş; bununla da kalmayıp resmi dış politikalarını “Hollanda: Rehber ülke” olarak adlandırmıştı. Hollanda son günlerde politik anlamda bölünmüş, endişe dolu ve içe dönük bir ruh haline bürünmüş durumda. En meşhur siyasetçileri, garip saç stili ve islamofobik olmasıyla tanınan Geert Wilders için de “Donald Trump’ın Hollanda versiyonu” diyebiliriz!

Hollanda Futbol Federasyonu, içinde bulundukları krizle baş edebilmek için gerekli önlemleri alıyor. Hedefleri, 1990 ve 2000’lerde uluslararası arenada büyük hezimetler yaşadıktan sonra büyük bir evrim geçiren Fransa ve Almanya’nın izinden gitmek. Bir dönem Ajax ve Chelsea’yi çalıştıran Henk ten Cate, HFF adına yürüttüğü araştırmada farklı ülkelerdeki çalışma metotlarını incelemekle meşgul. Buradaki izlenimleri, “Hollanda Okulu 2.0” adı altında yeni bir proje kapsamında değerlendirilecek.

Hollanda, kendini tüm dünyaya nasıl futbol oynanacağını öğretecek ülke olarak görmüştü ama artık bunu diğerlerinden öğrenme zamanları geldi!

Yorumlar

yorumlar

Yorum yapmak için giriş yapın Giriş

Leave a Reply